Çocuksu yaşlarda babamı kaybetmemin sersemletici etkisiyle üç yıl aradan sonra annemi de yitirmiştim.Denizli Pamukkale Üniversitesindeki Mimarlık tahsilimi yarıda bırakarak Isparta’ ya geri dönmek zorunda kaldım.Annemin teyzesinin oğlu Tahsin Bey’ in İnşaat bürosunda çalışmaya başladım.Bilgisayarda statik hesaplar yaparak ve mimari projeler çizerek hayatımı idame ettirmeye çalışıyordum.İyi de para kazanıyordum. Askerlik şubesinden askerlik ile ilgili evraklarım gelince, acemi birliğine Amasya’ ya doğru hareket etmek için çantamı hazırladım.Otobüs yavaş yavaş hareket etmeye başladı, cam kenarında manzarayı seyre daldım.Uzayıp giden yol şeridi üzerinde, çocukluğum canlanmaya başladı; Yedi kardeşin altıncısıydım.Isparta’nın Gelendost ilçesinde dünyaya geldim.Babam halı tüccarlığı yapan bir iş adamıydı.Babamın işlerinden dolayı beş yaşında Isparta merkeze taşınmıştık.Eski bir kamyonun arkasına yüklediğimiz eşyaların üzerinde, üzerimizde naylon örtülü olarak Isparta’ ya hareket ettiğimizi, hayal meyal hatırlarım.Biz ana baba bir öz altı, ağabeyimle baba bir, anne ayrı toplam yedi kardeştik.Annem un çuvalı kaldırırken ağır bir rahatsızlık geçirip hastaneye kaldırılmış, . belinden ameliyat olunca aylarca hastane odasında yatmak zorunda kalmış.Babam, daha çocuk yaşta olan ablamlara bakması için rica minnet komşu kadının ondokuz yaşındaki kızını eve getirmiş.Kızın annesi de para karşılığı kızının bakıcılık yapması için izin vermiş.Kızın cilvelerine dayanamayan babam, şeytana u***** kızı hamile bırakmış ve ağabeyim doğmuş.Babam dört kızdan sonra oğlu olduğu için çok sevinmiş, kurbanlar kesip şenlikler düzenlemiş.İki yıl sonunda ablamlara bakan kadın başka bir sevgili bulup kendi öz çocuğunu bırakıp kaçmış.Annem de hastaneden çıkıp eve dönünce, annem ağabeyimi kendi öz çocuğu gibi büyütmüş.Aradan geçen dört yıl sonra ben ve benden iki yaş küçük kız kardeşim dünyaya gelmişiz.Babam, başında fötr şapkası, takım elbisesi, yakasından eksik olmayan kravatı ve içtiği “yenice” sigarasıyla göz dolduran oldukça yakışıklı bir adamdı..Babam annemi çok sevmesine karşın çok çapkındı.Bir gün halı mağazamızın altındaki depoda halı ipi çuvallarının üzerinde, komşu kadınla sevişirken çapkınlığını yakaladım ve utanıp, korkarak kaçmıştım.Bu olayı kimseye anlatmadım.Babamın seviştiği komşu kadının oğlu da en sevdiğim çocukluk arkadaşımdı.Babam, bazen anneme takılırdı.”- Ben seni babandan yedi keçi, iki camıza değiştim!...” , der ve gülerdi.Annem köyün en zengin muhtarının kızıymış. Babam İstanbul’ da askerlik yapmış.Babamın gençlik yıllarında ilkokul diplomalı az olduğundan dolayı, askerlikten sonra okuma yazması olanlar polis olabiliyormuş.Babamın da ilkokul diploması olduğu için polis olmuş.İstanbul’ da görev yaparken tanıştığı sosyetik Mine isminde bir genç kızla gönül ilişkisine girmiş nikahsız beraberlikten bir oğlu olmuş.Babam, izne ayrıldığında köyüne gidince annemi görmüş ve anneme abayı yakmış. Dedem annemi vermeyince babam annemi at arabasıyla Yalvaç ilçesine kaçırmış.Daha sonra dedem 2 camız, yedi keçi getirirse af edeceğini ve evlenmelerine izin vereceğini söylemiş.Babam istediklerini karşılamış ve evlenmişler.Yıllar sonra babam İstanbul’ da bir oğlu daha olduğunu ve vicdan azabı duyduğunu anneme anlattığında, annem İstanbul’ a gidip oğlunu bulmasını söylemiş.Babam İstanbul’ a oğlunu aramak için gitmiş, fakat bulunduğu muhit yıkılmış.Mine’ nin ailesinden hiç kimseyi tanımıyormuş.Zaten kızın ailesi bu beraberliğe karşı çıkmışlar. Mine, ailesinin tüm karşı koymalarına rağmen, babamla beraber olmuş.Çok zengin bir ailenin biricik kızları olduğu için özel kolejlerde yetişmiş, havai biriymiş .Babam O’ nun istek ve arzularını yetiştirememekten korkmuş ve İstanbul’ a bir daha geri dönmemiş .Yıllar önce çalıştığı Emniyet Müdürlüğü’ nden araştırarak oturdukları semti bulmuş .Komşularından, Mine Hanım ve evlendiği eşinin trafik kazasında öldüklerini, küçük kardeşinin fabrikatör olduğunu oğlu Salih’ in O’ nunla beraber Etiler’ de yan yana villalarda oturduğunu öğrenmiş.Mine’ nin erkek kardeşinin fabrikasına giderek kendini tanıtmış.Kızın kardeşi, babama yıllardır arayıp sormadığı için çok kızmış.Ablasının, babam köyünden geri dönmeyince ümidini kestiğini ve çocuğu ile birlikte evlerine geri dönmek zorundu kaldığını, daha sonra da sevdiği bir gençle evlendiğini, oğlu Salih’ in evlendiği adamı baba olarak tanıdığını, ablası Mine’ nin başka çocuğu olmadığını, yeğeni Salih’ in hukuk tahsili gördüğünü ve diplomasını alacağı gün ödül törenine gitmek isterlerken ablası Mine ve eşini trafik kazasında kaybettiklerini anlatmış.Gerçekleri Salih öğrenirse yıkılacağı ve hayatının alt üst olacağını söylemiş.Eğer yıllarca babalık yapmadığı oğlunu seviyor ve iyiliğini düşünüyor ise, Isparta’ ya geri dönmesini rica etmiş.Babam yaşlı gözlerle geri dönüp, durumu anneme anlatmış.Annem siroz olup hastanede yatınca bunları bana anlatmıştı.Annem anlattıktan bir gün sonra vefat edene kadar, ben de başka bir ağabeyim olduğunu bilmiyordum ve bunu yeni öğrenmiştim.Kendi kendime . “- Demek ki babam” Günün Minesi soldu…” şarkısını bu yüzden dinleyip dinleyip, of… çekip içiyormuş!...” diye söylendim!... Babam her akşam pikapa, Müzeyyen SENAR’ IN plağını koyar;
”- Enginde yavaş yavaş, günün minesi soldu, derdin bana arkadaş, bugün de akşam oldu…
Su uyur fısıldaşır, gider yare ulaşır, yolcu yolda yaraşır, bu gün de akşam oldu…
Gölgeler indi suya, kuşlar vardı uykuya, gurbeti duya duya, bu gün de akşam oldu…”
Güfte:Vecdi Bingöl Beste:Sadettin Kaynak
şarkısını dinler ve dinlerken bir çay bardağı ile iki kadeh rakı içmeyi çok severdi.Isparta merkezde Cumbalı iki katlı evimizde curcunalı bir yaşantımız vardı.İki ablam, ben daha ufacık çocukken evlenmişlerdi.Evde kalan diğer iki ablam evimizdeki halı atölyesinde komşudan gelen kızlarla birlikte halı dokurlardı.Halı dokurken bol bol pikapa plak koyar şarkılar dinler o zamanlar moda olan tvist oynarlardı. Çocukluğumda buzdolabı yeni yeni gelmeye başlamıştı.Tel dolaplar kullanılır.Etler kıyma yapılarak kavrulur ve tenekelerde saklanır, veya sucuklar terasa dizilirdi.Yaz günleri, eşekler üzerinde kalıp buzlar satılırdı.Pekmezle karı karıştırıp buz gibi yemeyi çok severdim. Babam eve ilk buzdolabı getirdiğinde dikkatlice incelemiştim.Ev . kalabalık olduğundan buzdolabına konulan malzemeler aynı gün bitiyordu.Babam çareyi buzdolabının etrafını zincirleyip, asma kilitle kilitlemekte bulmuştu.Hatice ablam kurnazlık yaparak bir sandalye üstüne çıkar, zinciri iki eliyle tutup havaya kaldırarak buzdolabının açıp istediği yiyecekleri yiyerek sonra bir şey olmamış gibi zinciri yerine bırakırdı.Pamuk isminde beyaz bir kedimizle çok mutluyduk.Hatice ablam çok cadoloz du.Evimizin önünden geçen güzel bir kız vardı.Upuzun saçlı havalı bir tip di.Halı dokuyan kızlarla sinemasına iddiaya girmişti.” - Bu kızın saçı peruk!..”, diyerek.Bana kızın saçını asılmamı söyledi, ben de kızın arkasından giderek saçını asılmıştım.Meğer kızın kendi saçıymış acı acı bağırarak kaçmıştı.Kız mecburen bizim evin önünden geçmek zorundaydı.Baktım ertesi gün . faytonla gidiyordu.Bizim evin önünden yürüyerek geçmekten korkuyor, cesaret edemiyordu.Benim çocukluğumda pek araba yoktu, olsa da çok azdı.Her yere faytonlarla giderdik.Bazen hareket halindeki faytonların, arka tarafındaki tahta çubuk kısmına otururduk.Diğer çocuklar bağırırdı” –Faytoncuuuu arkaya kamçııı…”, bunu duyan faytoncu kamçısını havalandırır geriye doğru şaklatırdı. Yediğimiz kırbaçtan yüzümüz acırdı.Ağabeyim İsmail ilkokulu zor bitirdi ve okumak istemedi.Babamın halı mağazasında çalışmaya başladı. Zehra ablam, beline kadar inen kumral saçlarıyla, mahallemizde ki genç delikanlılarının hayran olduğu bir genç kızdı.Mahallemizin bekar erkekleri Hatice ve Zehra ablamları tavlamak için, İspanyol paçalı pantolon ve üzerine kalın kemer, uzun yakalı, işlemeli gömlekleri, hippi tabir edilen uzun saçları ile evimizin önünden tur atarlardı. Ben, gençlerin evimizin önünden gelip gitmelerine çok sinirlenirdim.Cumba kısmında oturup, yediğim elma eşiklerini ve çürük domatesleri, yoldan geçip hava atan gençlerin kafalarına fırlatırdım.Ablamların ve halıcı kızların gülüşmeleri ile rezil olan gençler utanarak kaçarlardı.Bazen kendimi tutamaz, yoldan geçen kel kafalı adamların başlarına da fırlatırdım Adamlar hışımla kapımızın demir mandalını çalıp beni anneme şikayet ederlerdi. Kadir İNANIR’ a benzeyen çok yakışıklı bir genç vardı, sağ elinde deri çantası, her gün kapımızın önünden geçerdi. Tüm halıcı kızlar gibi Hatice ablam da O’ na hayrandı .Bu genç kapımızın önünden geçerken, Hatice ablam kapıya fırlar evin önünü süpürüyormuş numarası yaparak O’ nu . süzerdi.Genç adam Hatice ablam’ a yüz vermediği için, ablam çok kızgındı. Bana; “- Şu adamın çantasını alıp kaç da rezil olsun gülüşelim!...”, dedi.Gencin arkasından koşturarak çantayı asılmamla birlikte, sağ kolu elime geldi.Korktum, adamın kolu koptu sandım.Meğer adam çolakmış(kolu kesik, takma kollu).Ablamlar ve halıcı kızlar çok üzülmüştü.Çolak genç, utancından bir daha bizim kapının önünden geçmedi.Ablam da bana yaptırdığı bu olaydan dolayı çok ağlamıştı. Evimize yakın bir yerde, türbe mezar vardı.Biz bu mezara “- yatır(ölmüş saygın insan) “, derdik.Ermiş bir insanın mezarı olduğu söylenirdi.Türbenin yanındaki ağaca, evlenmek isteyen kızlar anneleriyle birlikte gelir, mendil bağlarlardı.Mezar türbenin tam ortasında, mezarın etrafında çember oluşturan bir de havuzu vardı.Gelen ziyaretçiler havuza, dilek tutup demir para atarlardı.Türbeye Ragıp amca isminde bir adam bakardı.Hafta ortası Çarşamba günü türbe kapalı tutulurdu.Kapısına da “- ÇARŞAMBA GÜNLERİ DUAYA KAPALIYIZ ” diye tabela asardı.Hafta arası O’ nun içme günüydü.Çarşamba günleri O sarhoş olunca, arkadaşlarla gider, çaktırmadan biriken paraları toplar harcardık.Bunu fark eden Ragıp amca, bir gün sarhoş taklidi yaparak bizi yakaladı ve hepimizi güzel bir tokatlamıştı..Adam ayyaştı, topladığı paralarla geceleri şarap içiyordu.Fakat gelir kapısı türbeye de çok güzel bakıyordu.Eşi türbe girişinde mis kokulu tütsüler ve dua için mum satıyordu.Gündüzleri karısı ve kızlarıyla, türbeye gelen milleti kandırıyorlardı.Kendilerinin adaklarının tuttuğunu, gelen ziyaretçilere . kurban kesip, para atarlarsa dileklerinin yerine geleceğine inandırıyorlardı.Ragıp amca gündüzleri mezarın başucunda kocaman bir yeşil tespih çeker, Kuran_ı Kerimi de iyi okurdu.Bir gün türbenin kepçelerle kazıldığını, şaşkın bakışlarla mahalledeki arkadaşlarla seyrettik.Sarhoş Ragıp amca, içip içip karısını bir güzel dövünce, karısının yüzüne felç inmiş.Karısı da ” Allahın kendisini çarptığı ve cezalandırdığı” inancıyla gidip karakola eşini şikayet etmiş.Aslında türbe içinde ölü filan yokmuş.Sarhoş Ragıp Amca’ nın milletin saf ve temiz duygularından yararlanıp para kazanmak için yıllar önce uydurduğu ve kendi elleriyle inşa ettiği bir türbeymiş.Kazı olayını , türbenin sahte çıktığını, ablamlara ve halıcı kızlara anlatınca halıcı kızlar yas tutmuştu.Bir yatırları olduğunu ve devletin el koyduğunu, şimdi kendilerine en yakın başka bir yatır bulmaları gerektiğini , bu gidişle evde kalacaklarını gülüşerek anlatıyorlardı.Ablam, babamın takım elbisesini giyer. Başına fötr şapkalarından birini takar ve sobanın külünden aldığı kömürle kendine bıyık yapar, elinde tespih, dudağında sigarasıyla , halıcı kızlara babamın taklidini yapar, oynaşırlardı. Kendilerinin Yatırın evlendirdiğini söyleyen evli halıcı kadınlar da rezil olmuşlardı. Ablam bir gün boş bir pasta kutusuna doldurduğu koyun pisliğini güzelce paketleyip, evimizden görüleceği şekilde köşe başına bırakmamı söyledi.Ben de pasta paketini alıp Köşedeki bakkalın yan tarafına bıraktım.O sırada paket bir adamın gözüne çarptı, sağa sola bakınarak paketi gizlice aldı.Biz adam ne yapacak diyerek pencereden heyecanla seyrediyorduk .Adam paketi açtı ve içinden hayvan pisliğini görünce bastı küfürleri.Ablam ve halıcı kızlar gülmekten yerlere yatıyorlardı.Her Cuma günü sinemalarda kadınlar matinesi yapılırdı.Ablamlar ve halıcı kızların Cuma günleri tatil günleriydi.O zamanlar bizimkiler, apartman topuk dedikleri bayan ayakkabılarını, evden çıkarken midi, sinemaya girerken mini olan etekliklerini ve . açık renkli bluzlerini giyer, saçlarını sabada ısıttıkları maşa ile dalgalı hale getirirek, sinemaya giderlerdi.Babam beni de bayanlara göz kulak olmam için gönderirdi.Ben gitmezsem onlar da gidemeyeceğinden dolayı beni zorla sürüklerlerdi.Ben de nazlanarak; “- Uludağ gazozu ve çubuk kraker alırsanız gelirim!...”, derdim. Böreğini açan, dolmasını saran sinemaya getirir ve 15 dakika ara olunca getirilen malzemeler afiyetle yenirdi.Ben, en çok Türkan ŞORAY’ ın filmlerini severdim.Hikayeler benzer olsa da oyuncular değişirdi.Birbirini seven fakir kız, zengin oğlan. Zengin oğlanın ailesi fakir kızla evlenmelerine izin vermez.Kızın sesi güzeldir, bir gazino patronu tarafından keşfedilir.Gazinonun patronu da kendisine aşık olurdu.İki arada bir derede . kalan kız, ya kör olacak sonradan gözleri açılacak, veya zengin oğlanın ailesinden intikam alacaktır.Film boyunca ağlaşan kadınlar ve koltuklar arasında koşturan çocuklar , kavga eden kadınlar da eksik olmazdı.Kar yağınca giydiğimiz mes_lastik ayakkabılarımızın lastik kısmını çıkarır, mesin kösele kısmıyla buzda paten yapar gibi kayar, büyük yağ tenekelerinden kızak yapardık.Ayakkabılarımızın köseleleri parçalanır, evdekilerden bir sürü azar işitirdik.Çocukluğumda spor ayakkabıları yeni çıkmıştı.Mekap adı verilen ayakkabıyı babam aldığı zaman, uyurken yatağımın kenarına koyup seyrettiğimi hatırlarım.Dini bayramlarda bizim eve yakın şehrin meydanında bisikletçiler parayla bisiklet turu yaptırırlardı.Üç tur beş kuruşa bisiklete biner, çekilişlere katılırdık.İlkokulum evimizin bitişiğindeydi.Okuma yazmayı çok severdim.Evimize yakın çocuk kütüphanesi vardı.Biz mahalle çocukları kütüphanenin önündeki boşlukta bilye oynardık.Kütüphane görevlisi yirmibeş yaşlarında güzel bir bayandı.Hafta sonları bizleri kütüphaneye çağırır, temizlik yaptırırdı.Temizlik bittikten sonra kitapları okurduk.Önceleri resimli kitapları okumaya başladım.İlkokul bittiğinde kütüphane görevlisi ablaya aşkımdan dolayı bütün klasik romanları yutmuştum sanki.Ağabeyim Tommiks, Teksas kitapları , ablamlar da cep roman alırlardı.Ben de aldıkları kitapları ayırt etmeden severek okurdum.Daha sonra arkadaşlarla, okuduğumuz Tommiks, Teksas kitaplarını değiş tokuş yapardık. Mahallemizde bir düğün salonu vardı.Düğün olduğunu duyduğumuzda, Sema ve Fatma isminde komşu kızlarıyla koşa koşa giderdik.Düğünde dağıtılan nikah şekerlerinden ve lokumlardan defalarca alır üstümüzdeki hırkanın içini doldururduk. Göbeğimiz şişerdi , düğün sahipleri bizi fark edince kovalarlardı.Babamın ahdı vardı oğlum olursa develerle sünnet düğünü yapacağım diye.Sünnet düğünümüz develerle olmuştu.Tüm basın ilgi göstermiş, develerle sünneti gazetelere yansıtmışlardı.Mahallemizde ilk televizyonu babam almıştı.Çocukluğumda televizyon renksizdi.Haftada bir gün, Salı günleri akşamı Türk filmleri olurdu.Tüm mahalleli bizde toplanırdı. Ablamlar gelen misafirlere çay kahve hizmet etmekten gına gelmişti.1974 Kıbrıs savaşı yıllarıydı, Savaşı TRT naklen verirdi.Ben heyecanla Tv.seyrederdim.Ayten ALPMAN’ dan “Memleketim” , Hasan MUTLUCAN’ dan “ Estergon Kalesi ve Genç Osman” türküleri çok sık çalınırdı bizlerde dinlerdik.Geceleri şehir tüm ışıklarını söndürür, düşman uçaklarının şehri görmemesi için “ karartma geceler” uygulanırdı.Evimiz hiç boş kalmazdı.Şehirde hastası olan, düğünü olan, işi olan köylü akrabalar bize yatılıya gelirlerdi.Tavuğunu, horozunu, . yumurtasını, salçasını, balığını, koyun ve keçisini alan bizdeydi...Yuvarlak tahtadan, “senit” isminde yer soframız vardı.Senitin etrafına dizilir yerde oturarak ortaya konulan yemeğe kaşık sallardık. Küçük siyah bir keçi hediye gelmişti, keçiye ablamlar sarı renkli ipek kumaşla şapka ve elbise dikip giydirmişlerdi.Keçi bana o kadar çok alıştı ki, nereye gidersem peşimden ayrılmazdı.Biz de keçiyi çok sevdik, üç yıl baktık kesmeye kıyamazdık.Keçimiz çalındığı zaman ailecek çok üzülmüştük.Keçimizin kanlı elbisesini mahallemizin çöp tenekesinden komşu çocuklar bulup getirdiği zaman günlerce ağlamıştım. Çocukken, “ -Allahım bu ev ne zaman boş kalacak?”, diye sorardım… İki ablam evlenmiş, ben lise 1.sınıfını yeni bitirmiştim.Yaz günü yakın akrabalar, dünürler, pikniğe gitmek için bizim evde toplanmışlardı.Pikniğe gitmek için gelen kalabalık ortam, babamın kalp krizinden vefat etmesiyle, evimizi cenaze kalabalığına dönüştürmüş oldu.Babamın ölümü üzerine ablamlar ve annem, halı mağazamızda çalışan ağabeyime vekaleti imzalayıp vermişlerdi.Babamdan geriye büyük bir mal varlığı kalmıştı. Lise yıllarımda sağcı, solcu, tabir edilen olaylardan dolayı okulumuz sık sık kapatılır ve ders göremez hale gelmiştik.Mahallemizin bir sokağı solcuların, bir sokağı sağcılarındı.Sağcılar, solcuların sokağına girdiklerinde, yakalanırsa sopalarla dayağı yerlerdi.Şehrin mahalleleri paylaşılmıştı, rahat hareket edemiyorduk.Isparta bildiğiniz gibi Süleyman DEMİREL’ in memleketi.Sağcılar daha çok olduğu için ben de sağcı oluverirdim.Tek amacım, okuluma gidip kendi hayatımı kurtarmaktı.Seksen yılında Kenan EVREN’ in başında bulunduğu Askeri hükümet, sıkı yönetim ilan ettiği zaman çok rahatlamıştık.Olaylara karışan bir çok arkadaş ülkeyi ya terk etti, ya da hapse atıldı.Ben olaylara karışmazdım.Ünüversite sınavını kazanınca, mimarlık okumak için Denizli’ de yurda yazıldım.Ağabeyim evlenince bizden ayrıldı.Annem cahil bir insandı.Vekaleti üzerine alan ağabeyimde iyi bir tüccar zihniyeti yoktu.Urfa’ lı bir tüccara verdiği yüzlerce halının parasını alamayınca batırdı.Bir tek oturduğumuz cumbalı ev ve babamın bağ_kur maaşı kalmıştı.Kız kardeşime iyi bir evlenme talebi gelince, kız kardeşimi de evlendirdik.Kız kardeşim Almanya’ ya gelin gitti.Babamın ölümünden beş yıl sonra annemi de kaybettim.Ünüversite tahsilimi yarım bırakmak zorunda kaldım ve Isparta’ ya geri döndüm.Allahın takdiri, yalnızlık istiyordum.”-Al işte sana yalnızlık…”, dedim. Tek başıma kalakalmıştım.Otobüste giderken hep bunları düşündüm… Amasya Talimgah 75.Er Taburu’ na girişimde bir askeri görevli benim kağıtlarımı alarak bot ve askeri elbiseleri kucağıma teslim etti.Saçlarımı traş olmak için Askeri berbere gönderdi.Saçlarım sıfır numara olurken gözlerimden iki damla yaş akmıştı… Gösterilen ranzama eşyalarımı yerleştirdim. Sabah saat 6 da -koğuş kalk!... sesiyle uyandım.Askerlik elbiselerimi giyindim.Verilen elbiseler çok boldu, içinde kayboluyorum sandım.Botları ayağıma geçirdim botlarda iki numara büyüktü.Sabah içtimasında bize Askerlikle ilgili kurallar anlatıldı.Ardından koşu, yat, kalk, sürün! komutlarıyla sabah sporumuzu ve ardından mıntıka temziliği yaparak ilk günümüzü tamamladık.Günler geçip gidiyordu.Askerlere . mektup dağıtılırken içim hep acıyordu.Acemi dönemi boyunca, ilk defa Almanya’ da oturan kız kardeşimden mektup almıştım.Nasıl sevindim anlatamam…Yemin töreninden sonra elimize silah verildi, nöbet tutmaya başladım.MG3 piyade tüfeğinin tüm incelikleri öğretilmişti.Kah, mutfakta patates, soğan soyup, kah arazide tatbikat yaparak, kah çadır kurarak acemi birliği bitmişti. Usta birliğim, Edirne Uzunköprü Hudut Karakolu’ na çıkmıştı.Karakola gittiğimde Karakol komutanı Binbaşı benim proje çizdiğimi öğrenince özel ilgilendi ve yanına seçti.Karargah binasında, hudut karakollarının istihbarat çalışmalarının krokilerini ve mühimmat planlarını hazırlıyordum.Binbaşının yaveri gibiydim.Binbaşı, bazen beni de yanına alarak, askeri jiple Meriç nehri sınır boyunca karakolları denetlemeye götürürdü.Dürbünle Yunan askerlerini gözetlerdik.Yunanlı askerler yazın şortlu, bıyıklıydı.Gözetlendiklerini . görünce bize doğru donunu indirip poposunu sallayan askerler de oluyordu.Bizim hudut askerlerimizle, birbirlerine sigara fırlatarak sigara değiş tokuşu yaptıklarını biliyordum, Binbaşı’ ya askerlere kızmasın diyerek söylemiyordum. Yurt dışına kaçmak isteyen insanlar ve kaçakçılar, Meriç nehrini geçerken sınırda yakalanıp karakola teslim ediliyordu.Sınıra yakın köyde yaşayan halkımız, yabancı insan gördüklerinde telefonla jandarmaya . haber verip bizleri uyarıyorlardı.Değerli kürkler, antika eşyalar ve Avrupa’ ya kaçmak isteyen insanlar yakalandığında bizim Hudut taburumuza getirilir ve ifadeleri alınıp savcılığa teslim edilirdi.Binbaşı yıllık izne ayrıldığında bana devriye nöbeti yazmışlardı.Çelik miğferler başımızda, kasaturalar belimizde İki asker devriye nöbetine çıkmıştık.Taburumuzun arazisinde çok güzel mürdüm erikleri olurdu.Ben ağacın tepesine çıktım mürdüm . eriklerini miğferime doldurdum.Erikleri yerken Başçavuş bizi yakaladı.Bizi bir güzel tokatladı.”-Siz nasıl askersiniz?Asker görev esnasında erik yemez!...Görevi suistimale girer bu davranışınız, Askeri Mahkemede yargılanırsınız!...”, diyerek söylendi.Yüzüm yediğim dayaktan davul gibi şişmişti.Binbaşı göreve başlayınca yüzümün şeklini gördü.Ben de anlatmak zorunda kaldım.Bana nöbet yazdığı için, görevli komutana söylendi ve şikayetini geri aldırdı.Ben yaptığım davranıştan çok utanmıştım ve yüzüm kızarmıştı.Bana bir daha böyle davranışta bulunmamamı tembihledi.Binbaşı bana kırmızı kart çıkarttı, bu kart sayesinde çarşıya istediğim zaman çıkıyordum.Bir gün karargah binasında çalışan arkadaşlar, toplanıp alem yapalım içelim eğlenelim dediler.Dışarıya çıkan ben olduğum için, kutu bira almamı ısrar ettiler.Ben de ısrarlarına dayanamayıp, on tane kutu birası . alarak arkadaşları çağırdım.İçki içilecek en uygun ortam Binbaşının odasıydı.Odanın anahtarı da yalnızca bendeydi.Çok özel bir odaydı, odanın gizli bir bölmesi Kripto odasıydı.Duvara monte edilmiş bir yunan haritası vardı, haritanın ATİNA yazılı kısmına basıldığında oda açılıyordu.Biz beş asker arkadaş, odada içmeye başladık.Kapıyı içeriden kilitledik.Tam içip eğlenirken kapının vurulduğunu duyduk.Nöbetçi subayın sesi geliyordu.”-Açın kapıyı, kim var orada?”, diye bağırıyordu.Çok korkmuştum, arkadaşları kripto odasına gizledim ve radyonun sesini de açarak kapıyı açtım.Etrafı kolaçan etti elinde jopla, “ - Ne yapıyorsun sen burada? “- Çizim yapıyorum Komutanım, Binbaşım emir verdi ”, diyerek atlattım.Allahtan diğer odayı bilmiyordu.Bilseydi yanmıştık. Yazın kız kardeşim Almanya’ dan özel arabalarıyla dönerken beni ziyarete geldiğinde çok sevinmiştim.Onlarla çarşı iznine çıkıp dolaştım.Askerliğin bitmesine az bir sürem kalmıştı.Biz 66/1 tertipler olarak eğlence düzenleyecektik.Bütün hazırlıkları tertipler benden bekliyorlardı.Binbaşımın özel izniyle Kocaman bir kamuflaj ağ çadırı , eğlence salonu haline getirdim.Masalar, sandalyeler dizdirerek çok ilginç tip asker arkadaşları eğlence için seçmiştim.İçlerinde tiyatro oynayanlar, monolog konuşanlar, şarkı söyleyenler, rap yapanlar, şiir okuyanlar vardı.Hazırlıklar bir hafta boyunca sürdü.Askerler, dansöz isteriz diye tutturdular.Kız İsmail isminde bir asker vardı, O dedi “-Ben dansöz olurum…”.Askerlerden topladığımız paralarla gerekli kıyafetleri ve malzemeleri aldık. Gecemiz gelip çatmışı..Bütün komutanlar eşleriyle birlikte masalara oturdular.Açılış konuşmasını ben yaptım ve eğlence dans müzik eşliğinde sürüp gitti.Dansöz çıkınca Binbaşımın gözleri yerinden fırladı sanki!...Bana şiddetle bağırdı…”- Ahmet!...Ben dansöz oynatmanıza izin vermemiştim bu ne rezillik!...” Kız İsmail rolünü o kadar güzel yapmıştı ki görenler O’ nun erkek olduğuna zor inanırdı.”-Fa fa fa fakat komutanım bu dansöz, dansöz değil dedim kekeleyerek.Bu bizim askerlerden İsmail.” Deyince İsmail peruğunu çıkardı.Askerlerin ve konukların ağzı açık kalmıştı.Eğlence çok güzel geçmişti.Bütün asker arkadaşlar görevlerini en güzel şekilde tamamlamışlardı.Binbaşımız güzel bir konuşma yaptı, tertiplerle tek tek el sıkıştı benle el sıkışırken gözleri dolu dolu olmuştu.Askerlik bir tabu gibi gösterildi yıllarca.Oysa askerlik bize savaş günlerinde neler yapmamızı, nasıl davranmamızı, nasıl yatıp kalkmamız gerektiğini, ailemizden ve sevdiklerimizden ayrı nasıl yaşayacağımızı öğreten kutsal bir ocaktır. Askerliğim bitince Isparta’ ya gittim ve artık evde yapayalnızdım.Perdeler sararıp solmuş, hatıralar sedirlere uzanmış , duvarları örümcek ağları kaplamıştı.
ESKİ ZAMAN RÜZGARI
Eski zaman rüzgarı Taşır tülden bulutlar Tütsülenmiş hayaller Gelir ruhuma dolar.
Ceviz sandık içinde Tozlanmış fotoğraflar Gün görmüş sedirlerde Uzanmış hatıralar.
Sararmış perdelerde Sevdiğim lavantalar Oturmuş bir köşede Yas tutar hatıralar.
Babamdan hatıra kalan pikabımı sakladığım yerden çıkardım.Müzeyyen SENAR’ ın sesinden “- Enginde yavaş yavaş…” şarkısını dinlerken, babamın yaptığı gibi, çay bardağında iki duble rakı içerek teselli bulmaya çalıştım.Tekrar eski işime döndüm.Büroda bir gün çalışırken yakın bir köyün Belediye Başkanı bana belediyesinde Yapı ve İşlerinde çalışmam için öneri getirdi, kabul ettim.Belediyenin binalarından birini bana lojman olarak tahsis etti.Küçücük bir Belediye idi çok sıkılmıştım.Köy küçük olduğundan kahve muhabbetlerinden başka eğlence yoktu.Belediye, çalışanlarına maaş ödeyemez durumdaydı.Köyün gelir kaynağı ormanlık alandı.Maaşlarımız, odunlar satılınca ödeniyordu.Maaşlar ödenir ödenmez , iki ay zor dayandım ve bir akşam kimseye haber vermeden kaçıp gittim.Isparta’ da Türk Musikisi Fasıl heyetine katıldım.Musiki Cemiyeti korosunda bulunan Savcı bir arkadaşım “- Cezaevi Müdürlüğü sınavı için eleman aranıyor, şartların tutuyorsa katılsana!...”, diye söyledi. Üniversiteyi yarım bıraktığım, İki yıllık önlisans diplomamla şartlarım tutuyordu .Evrakları hazırladım ve sınava katıldım.Yazılı ve sözlü sınavlarını kazanarak ilk atamam Afyon ili Sultandağı ilçesine İdare memuru olarak yapıldı.Artık, kaderimin rüzgarı beni nereye savurursa, oraya doğru . sürüklenip gidecektim…. Memuriyete başladığımın ilk günü Ocak ayı idi.Her yer bembeyaz kar kaplıydı.Cezaevinin yerini sorarak öğrendim.İlçenin 2 km.dışarısındaydı.Bir ellimde ufak valizim diğer elimde çanta şeklindeki pikapımla yürüyerek Cezaevine geldiğimde, etrafı tel örgü ile çevrili , dört köşesinde nöbetçi jandarma kulesi olan küçük bir cezaeviyle karşılaştım.Kapıda nöbet tutan askerler bana kimlik sordu.Ben de atamamın bu cezaevine yapıldığını söyledim.Hayatımda hiç Cezaevi görmemiş bir insan olarak büyük bir demir kapının önüne geldiğimde, korkuyla karışık titriyordum.Asker bana yol gösterdi ve kapının zilini çaldı.Kapıyı pos bıyıklı bir gardiyan açtı..Asker durumu gardiyana anlattı.Gardiyan da bana gülümseyerek,” -Hoş geldiniz…”, diyerek içeri Memurların odasına götürdü.İçeriye girdiğimizde, sobanın etrafında bir masada, memurlar oturmuş kağıt oynuyorlardı. “ - Arkadaşlar yeni müdür atanmış …” diyerek onlara söylendi.İlk defa Gardiyan üstü bir makamla tanışıyorlardı.Yan odadan bir katip arkadaşa seslendiler O da “ – Hoş geldin” , dedi.” -Cezaevine araç var mı? Adliye çok uzak, Adliye binasına gidip evrakları teslim etmem . gerekiyor!...”, diye sorduğumda Katip arkadaş; “- Eski bir aracımız var bizi getirip götürüyor, şöförümüz de gardiyan Mehmet YORGUN!...” “- Mehmet yorgunsa başkası bize şöförlük yapsın!...”, dediğimde gardiyanlar gülmeye başladı.Meğer memurun soyadı YORGUN ‘ muş.Katiple birlikte siyah resmi araca binerek, Bakanlık atama yazımı Adliye binasına götürdüm ve gerekli işlemleri başlatmış oldum.Memurların yardımıyla küçük kiralık bir ev buldum.Ev için gerekli eşyalar alarak tek odasını döşedim.Ertesi gün Başsavcı beyle tanıştım.Başsavcı bana hitap ederek,” –Artık Cezaevinin en üst amiri Sensin, Cezaevindeki tüm olayları engelleyecek hükümlülerin ve personelin her şeyinden sorumlu en üst idarecisin, sana güveniyorum!..” , diyerek güzel bir konuşma yaptı.Cezaevinde 14 gardiyan ve bir katip görev yapıyordu.Yaklaşık 3 ay kadar Cezaevini tanımaya çalıştım.İlk zamanlar hiçbir şey bilmiyordum.Başsavcı telefon açıp, bir mahkumla ilgili müddetname sayı numarası istiyordu, ben de ” - Ne sayısı bu, pi sayısı filan mı bu? “, diye katip’ e soruyordum.Katip arkadaş gardiyanlardan bıkmıştı.Hepsini bana eleştirip duruyordu.Bütün onların yaptıkları davranış bozukluklarını ve açıklarını anlatmıştı.Ben de teker teker onları incitmeden yola getirmeye çalışıyordum. Mahkumların yüzde doksanı İstanbul mahkumuydu ve Sağmalcılar Cezaevinden sevkle geliyorlardı. Marketçi ile anlaşıp, Cezaevine getirilen büyük yoğurt kabı içerisinde 35 lik rakı şişesi koyduruyorlardı.Marketçi de yolunu buluyordu.Ben bunu öğrenince, marketçi yine yoğurt getirdiği zaman, elime bir değnek alıp yoğurtu karıştırdım ve rakı şişesini buldum.Marketçi Cemal Bey’ e hitaben “– Bu ne?”, diye sordum.Cemal bey atlayıp “- A a a Rakı şişesi, hem de dolu…Salak oğlum, rakı şişesini yoğurt kabının içerisine düşürmüş!...”, demesin mi.Ben de savcılığa suç duyurusunda bulundum.Bir daha o marketten alışveriş yapmadık. Cezaevine karpuz getiren manavı . da kafaya alan mahkumlar, yine rakıyı karpuzların içine şırınga ettirirlermiş.Manav,Üzerlerinde çarpı işaretli olan şırıngalı karpuzları, para karşılığı mahkumlara satıyormuş.Bizim memurlar da küçük ilçede yaşadıkları ve kasabı, bakkalı, manavı akrabaları oldukları için görmezden gelip durumu idare ediyorlarmış.Çarpı işaretli karpuzları, manava sarhoş oluncaya kadar yedirdim…Yine savcılığa suç duyurusunda bulundum.Manavdan da alışverişi kestik.Koğuş avlularında yapılan mangal sefalarını yasakladım.Bir hafta sonu canım sıkıldı ve Cezaevini şöyle bir denetleyeyim dedim.Bir baktım koğuş avlusunu Çingene müzisyenler, davulcusu, zurnacısı, kemancısı doldurmuş , mahkumlar göbek atıp oyun oynuyorlardı.Zengin bir mahkum, tahliyesine az kaldığı için parti veriyormuş.Hemen o günkü memurları çektim zaten 2 kişi nöbetçiydi.Tutanak tuttum ve işlem yapacağımı . söyledim, içeri koğuşlara girerek İstanbul’ un fırlama mahkumlarına nasihatlarda bulundum.Onlar büyük Cezaevlerini bildiklerinden, küçük bir ilçedeki infaz Koruma memurlarının saf ve temiz duygularından yararlanıyorlardı.Görevli Memurlar yaptıklarının farkına vardılar ve binlerce kez özür dilediler affettim.Mahkumların beden derslerine giriyordum ve ek ders parası alıyordum.Koğuşlar arası, masa tenisi, voleybol, basketbol ve minyatür futbol . turnuvaları düzenliyordum.Derslerden aldığım paraların yarısı ile koğuşları boyattım.Kendi odamı da yeni bir masa, döner koltuk ve saksıda çiçeklerle döşedim.Baş savcı her denetlemeye gelişinde bir çok değişikliklerle karşılaşınca hoşuna gidiyordu.İnfaz Koruma Memurlarımız da çok değişmiş ve düzelmişlerdi.Her şey istediğim gibi yolunda gidiyordu. Adalet Bakanlığı biz tüm İdare memurlarını Ankara’ ya Eğitim Evine kursa çağırdı.Üç ay kadar da orada teorik dersler aldık. Geri döndüğümde Sağlık Ocağından tanıştığım doktor Muhsin bey’ le çok samimi arkadaş olduk.İkimiz de bekardık ve masraflar yarı yarıya düşmesi için beraber bir ev tuttuk.Başsavcımızın hanımı da doktordu. Bu arada Açık öğretim sınavlarını kazanarak, Kamu Yönetimi bölümüne kaydımı yaptırdım.Bazı geceler tanıdık öğretmen arkadaşlar, Askerlik Şube Başkanı Asteğmen , doktor hanım, bizim evde toplanır okey oynardık…Eber Gölü’ nde kaçak avlanan ördekler ve balıklar, Jandarma tarafından yakalandığında, Cezaevine getirir bırakırlardı.Mahkumlar o gün kaz, ördek, balık ziyafeti çekerlerdi.Tabi ben de aralarına girip yer ve onların dertleri sorunlarıyla ilgilenirdim.Kiraz zamanı gelince arkadaşlarla kiraz bahçelerinde gezerdik.Nihayet beklenen atamam yapılmıştı.Kurs bitiminde en yüksek puan alan üç kişinin ataması büyük illere Müdür olarak yapılacağından, kurs birincisi olarak İstanbul Bayrampaşa Özel Tip Ceza İnfaz Kurumuna tayinim çıktı.Ben eşyalarımı olduğu gibi Dr. Muhsin Bey’ e bırakarak elimde yine bir bavul ve pikabımla İstanbul’ a hareket etmek için Muhsin’ le otogara gittim.Otogara vardığımızda beni yolcu etmek üzere toplanmış ilçedeki arkadaşlarım ve görevli gardiyan arkadaşlarla kuçaklaştım.Ardımdan ağla***** baktıklarını, el salladıklarını üzülerek seyrettim.İstanbul hayallerimin şehriydi, ne yapacağımı, nasıl hareket edeceğimi bilemeden, İstanbul’ a doğru yola çıktım.Bana Topkapı garajında ineceğimi söylemişlerdi.Topkapı garajına geldiğimde otobüsten indim.Beni ilk karşılayan , Topkapı surlarının yıkık harabeleri oldu.Bu kocaman şehirden ürktüm büyük bir trafik gürültüsüyle beynim alt-üst olmuştu….Kulaklarımı tıkadım olduğum yere çöke kaldım.Daha sonra Dolmuş duraklarına yönelerek Bayrampaşa Cezaevinin dolmuşlarından birine binerek hareket ettim.Muavin Cezaevine geldiğimizi söyleyince indim.Karşımda Kocaman, iki kanatlı, araçların giriş çıkış yapması için iki yana açılan bir demir kapı vardı.Yan tarafında insanların giriş –çıkış yaptıkları kapıya yöneldim.Kapıdaki görevli memurlara kendimi tanıttım.Saygılı bir memur eşliğinde Kurum savcısının yanına gittim.Tanışma faslı bittikten sonra bana lojmanların olduğu binanın en üstündeki misafirhanede yer ayarladılar.Misafirhanede benimle birlikte yeni tayini çıkan , Müdür yardımcısı arkadaş ve Cezaevi doktoru ile aynı evde kalacaktık.Bayrampaşa Cezaevi Avrupa’nın en büyük Cezaevlerinden birisiydi. Yirmiyedi yaşında genç ve bekar birisi olarak burada Müdür olarak görev yapmak oldukça zor görünüyordu.Bayrampaşa Cezaevi, binbeşyüze yakın personeli ve beşbine yakın tutuklusu bulunan küçük bir ilçe gibiydi.Göreve başladığım ilk gün, koştururak nefes nefese kalan bir görevli memur, koğuşlardan birinde bir mahkumun delik deşik şişlenerek koridora battaniye içine sarılıp bırakıldığını söyledi.Hemen memurları toplayıp koridora gittim.Battaniyeye sarılı ölünün boynunda, bir pankart asılıydı. “ -Muhbirlerin sonu ölümdür ”, yazıyordu.Bulundukları koğuşta kendi mahkemelerini kurmuş ve O’ nu ölümle cezalandırmışlardı.Ölünün vücudunu gördüğümde mosmor kesildim.İlk defa bir cinayet olayı görüyordum.Hemen Savcılığı arayıp bilgi verdim.Savcı ve katibi gelerek olay koğuşundaki mahkumların ifadelerini aldı.Birden fazla suçu olan müebbet hapisle yargılanan bir kişi, suçu kendisinin yaptığını söyledi.Oysa ki olay çok farklıydı.Koğuş otuziki kişilikti ve ölenin vücudunda otuziki şiş izi vardı.Koğuşta herkes zorla da olsa şiş saplamıştı.Eskiden koğuşlarda her şey vardı.Ben gelmeden önce bir firar olayı yaşanmıştı.İçeride bulunan bir dikiş makinası ile gardiyan elbiseleri ve gardiyan şapkaları dikerek ve fotoğraf makinesı ile firar edeceklerin fotoğrafları çekilerek, sahte görevli kimlik kartları ile elini kolunu sallaya sallaya gardiyan kılığında firar etmişlerdi.Bu firar olayından sonra, eski müdürü açığa almışlar, yerine beni atamışlardı.Cezaevi o kadar kötü durumdaydı ki, mahkumlar Cezaevinde çıkan yiyecekleri beğenmez hatta bize kuru gıda olarak verin biz kendimiz yapalım diyerek dalga geçerlerdi.Bunları tek tek yola getirmenin zamanı gelmişti.Bakanlığın uygun görmediği bütün malzemeleri toplattım.Mahkumlar bunun üzerine birlik olarak demir kapılara vurmaya başladılar.Ben de Jandarmaya haber vererek çıkacak isyanı önledim.Olay çıkaran koğuşlara, disiplin kurulunu toplayıp üç ay ziyaretten men cezası verdirdim.Mahkumlar kuzu gibi olmuşlardı.Mahkumları en büyük tesellisi ziyaretti.Ziyaretlerini engellediğim zaman hepsi yola gelmeye başladı. Cezaevi Öğretmeni Talat bey, odamıza yanında genç bir bayanla gelerek ; “ – Sayın Müdürüm tanıştırayım!...Serap Hanım, bayanlara dikiş nakış kursu vermek için Halk Eğitim Müdürlüğü tarafından gönderilmiş bayan öğretmenimiz…” Elimi uzatarak: “ – Merhaba hoş geldiniz Serap hanım, ben Kurum Müdürü Ahmet.Cezaevi öğretmenimiz size gereken konularda yardımcı olacaktır.Burada amacımız kadınların bir meslek ve iş sahibi olmalarıdır. Cezaevinden çıktıktan sonra yaptıkları el işleriyle kendi ayakları üzerinde durabilmeleri ve aile ekonomilerine bir katkıda bulunmaları hedefimizdir .Herhangi olumsuz bir durumda bana bildirmenizi rica ederim.Şimdi Öğretmenimiz size çalışacağınız iş atölyesine götürsün!...Bayanlar hazır sizi bekliyor.” Cezaevine görevlendirilmenin korkusuyla titreyen Serap, elimi sıkarak öğretmenle birlikte atölyeye kısmına geçmişlerdi.Aradan yarım saat geçtikten sonra Serap, çığlık çığlığa koşarak, ağlaya ağlaya odama geldi.Kursiyer bayanların içinde romanlar, ecnebiler, travestiler, psikopatlar ve hayat kadınları da vardı.Travestinin biri Mine hanım’ ın memelerine asılarak O’ nu taciz etmişti.Bende hiddetle atölyeye giderek. Travesti Mehtap’ a “- Ayıp değil mi? Hoca hanım sizlere ders vermek ve sizleri yetiştirmek için geldi. Neden böyle yapıyorsunuz?”, diye sordum. “- Müdür bey arkadaşlarla hoca hanımın göğüsleri slikon mu bakalım dedik.Benim göğüslerim daha güzel, onunkiler taş gibi!...”, diyerek kadınların gülüşmeleri arasında göğüslerini fora etmesin mi!... “ –Çok ayıp bu . yaptığınız, biz sizlerin meslek sahibi olmanız için ve can sıkıntınızı gidermek için kurs açıyoruz, Sizler işin dalgasındasınız, Sizi disipline sevk edeceğim!...” Konuşmalarımdan utanan Mehtap ve diğer bayanlar özürler dilediler ve bir daha asla böyle bir olay olmayacağına sözler verdiler. Arada bir İnfaz Koruma Başmemuru ile birlikte koğuşları denetlemeye . çıkıyordum.Uzun üst malta ana şebeke koridorundan geçerken tesadüfen bir koğuşa girmek istedim.Koğuş kapı görevlisi memura kapıyı açmasını söyledim.Koğuş kapısını açan görevli memur koğuşa yükses sesle seslendi; “- Koğuş…, hazırlanın Müdür bey geldi!....” Koğuş sorumlusu hemen ellerime sarılıp, zorla şapır şupur öptü.Koğuşta kalan tutuklular önümde esas duruşa geçtiler.Ben konuşmaya . başladım; “- Arkadaşlar ben az söyleyeyim, siz çok anlayın.Personel burada devleti temsil ediyor, onlara saygıda kusur etmeyin.Sorunu olan mahkum, sorunlarını dilekçe ile idareye bildirsin!...”, der demez birden mahkumun biri kendini yere attı ”- Vallahi müdürüm benim suçum yok, ben hiçbir şey yapmadım.Buradan çıkarıp köyüme gönderin beni!...” “- Tamam evladım burası mahkeme değil, hakime anlat.Eğer suçsuzsan buradan çıkar özgürlüğüne kavuşursun.Sen hangi köydensin?” “- Hadımköy’ lüyüm amirim!...”, başladı gülüşmeler… “- Bana bak, benim aklımla oynama!...Adın ne senin?” “- Titreeeek… ” , dedi titreyerek. “- Oğlum sen başıma bela mısın, böyle isim mi olur? “ Koğuş temsilcisi mahkum yanıma yaklaşarak; “- Müdür bey bu biraz kafadan çatlaktır.İdare edip gidiyoruz.Burada bulunan herkes aslında suçsuz.Mesela bana Süslü Selim derler, berberde traş olurken alıp getirdiler, liklik Osman’ ı camide namaz kılarken içeri atmışlar.Baron, bir şerefsizin iftirasından yatıyor, otcu İsmail’ in eline de arkadaşı bir çanta tutuşturmuş,”- Al şu çantayı eve götür, yarın gelir senden alırım”, demiş.Arabasıyla giderken yolda polisler durdurmuş ve çantanın içindeki otla yakalamış ve buraya atmışlar!...A ha bu da Arap Sülo, sur dibinde uyurken, karnı aç ısınsın, barınsın diye getirmişler!... ” “- Arkadaşlar siz ananızı boyar, babanıza genç kız diye yutturursunuz.Maşallah bakıyorum . da hepiniz suçsuz gelmişsiniz.Aranızda sadece biz, suçlu kaldık!...” Başgardiyana dönerek sorarım; “- Ferhat Bey, bu koğuştakiler kafadan eksik galiba?Baksana gözleri fırıl fırıl dönüyor, bal bal bana bakıyorlar!...” “- Evet Müdür beyim, bu koğuş deliler koğuşudur.Bakırköy Akıl Hastanesine gönderiyoruz, üç gün yatırıp geri gönderiyorlar.Bizler de avutuyoruz işte ne yapacaksın.İşimiz bu kadar zor ve ağır.Yıpranıp gidiyoruz.Yıpranma istiyoruz vermiyorlar!...” “- Çok doğru söylüyorsun, bir de Bakanlık bilse değerimizi!...” Koğuş mümessili Süslü Selim seslenir; “- Müdür bey durun size tavşan kanı bir çay yapayım!...” “- Tamam, yap bakalım şöyle demli paşa çayı da paşa paşa içelim!...” “- Yemekler nasıl çıkıyor, bir şikayetiniz var mı?” Süslü Selim iki eline tükürerek saçlarına, kaşlarına jöle sürer gibi kendinden emin ve yüzündeki asık ifadeyle; “- Sayın devletlüm ben beş yıldızlı lokantaların yemeklerine değişmem.Sayın müdürüm ben yapmadım neden bana inanmıyorlar, benim haberim yok, hepsi iftira, ben masumum!…” der ve birden ağlamaya başlar.Bu arada mahkumlar kendi kendilerine konuşmaya başlayınca sorarım; “ – Arkadaşlar kendi kendinize konuşmayın!...Kendi kendine konuşana ne derler?” Baron atılır ve cevap verir; “- Liklik derler amirim.Aramızda bir tek deli o var, papağan kuşu misali, daldan dala…daldan dala…Hem de çok sakar.Bir yatağa, bir banyoya, bir mutfağa…Sekiz şiddetinde deprem yaratıyor, tabakları kırıp döküyor.Duvarlarla, musluklarla konuşup duruyor.Şunun kafasına bakın zeka fışkırıyor.Bunu Bakırköy’ deki havuzun ortasına fıskıye diye koymak lazım. Bu salağı alın koğuşumuzdan Müdürüm!...” Baron bunları anlatırken el kol hareketleri yaparak pis pis gülüyordu… Tekrar Başmemurun kulağına fısıldarım; “- Adli Tıp bunlara kırkaltı raporu vermiyor mu?” “- Hayır müdürüm, bunlar sağlamdır deyip geri gönderiyorlar!...” “- Baron senin asıl ismin ne?” Babamın adı Yetim, anamın adı Öksüz, benim adım Garip…”, der ve Küçük Emrah’ ın şarkısını söylemeye başlar; “- Ben yetim…ben öksüz..ben garip vay….” “- Hay Allah ne diyeyim, Allah kurtarsın hepinizi”, der ve koğutan çıkar giderim. Cezaevinde değişik koğuşlar vardı.Onsekiz yaşından küçük çocuklar koğuşu, Kadınlar koğuşu, Travestiler koğuşu, Gençler koğuşu, yabancı uyruklular koğuşu, Sağ ve sol teröristler koğuşu, memurlar koğuşu. Bir cumartesi akşamı canım sıkıldı Beyoğlu’ na dolaşmaya çıktım.Işıklı vitrinlere göz gezdirdikten sonra yorulduğumu hissettim, karnım da acıkmıştı.Çiçek Pasajı’na girdim ve boş bulduğum masalardan birine oturdum.Gelen garsondan kendime balık ve rakı istedim.Yalnız kalıp biraz stres atmak istiyordum . Akordion çalıp, şarkı söyleyen bir Madam, masaları dolaşıp tek tek istek şarkıları çalıp söylüyordu.Karşı masada oturan Fötr şapkalı, şık giyimli bir beyefendi, Madam’ a yüksek sesle . seslenerek; ”- Enginde yavaş yavaş, günün minesi soldu…” şarkısını çalıp söylemesini istedi. Bu şarkı rahmetli babamın şarkısıydı ve çok etkilenmiştim.Sırf bu şarkıyı dinlemek ve belki de O Adam’ ı tekrar görebilirim düşüncesi ile ertesi hafta cumartesi gecesi saat 21.00 da yeniden Çiçek Pasajına gittim.Gizemli adam yine karşı masada oturuyordu.Bu kez benim tebessüm ettiğimi fark etmişti.Şapkasının altından gözlerini üzerime dikip, bıyık altından gülümseyerek öylece bakıyor, sigarasından derin derin içine çekerek, üzerime doğru üflüyordu.Yine Madam’ a seslendi ve tekrar “ Günün Minesi Soldu!...” diye seslendi.İçimden “ -Ne kadar da bana benziyor!... “, dedim.Pasaja her Cumartesi gidişimde aynı masada oturuyor ve bir türlü konuşmaya cesaret edemiyordum.Sadece başımı öne eğerek selamlar, O da selamıma karşılık iki parmağını yapıştırıp fötr şapkasıyla karşılık verirdi. Serap Hanım artık Cezaevine daha severek geliyordu.Kursiyer bayanlara alışmıştı , onların dertlerini dinliyor ve elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışıyordu. Serap hanım bekardı, benden iki yaş küçüktü.Babası Üniversite son . sınıfta okurken ölmüş, annesine ve down sendromlu kardeşine bakıyordu.Üniversite okumak için Erzincan’ dan kalkarak, ailesiyle birlikte İstanbul’ a yerleşmişlerdi. Cezaevine geliş gidişlerinde, imza kartonu benim odamda olduğu için, mutlaka odama uğrardı.Çok samimi arkadaş olmuştuk.Bir hafta sonu beni, annesinin yemek yemeye davet ettiğini gelirsem çok sevineceğini söyledi.Zaten Bayrampaşa’ da oturuyorlardı.Evleri oturduğum lojmana yakındı ve ailesiyle tanıştım. Artık tüm hafta sonlarını beraber gezerek vakit geçiriyorduk.Aşık olmuştuk birbirimize.Ablamlara haber verdim ve usulen kızı annesinden istedik.Kendi aramızda ufak çaplı bir nişan yaptık.Ablamlar da Serap’ ı çok sevmişlerdi.Bu arada Kamu Yönetimi bölümünü de dışarıdan bitirdim ve lisans diplomamı aldığım gün Serap ile evlendik.Düğünümüze tüm . Sultandağı Cezaevi personeli, Bayrampaşa’ da çalışan memurlar ve Isparta’dan yakın akrabalarım katıldılar ve çok güzel bir düğün olmuştu.Günlerim Cezaevi ile lojman arasında geçip gidiyordu.Arada bir geceleri de Cezaevini dolaşarak kontrol ediyordum. Hafta sonu bir gün bizim memurlardan birini emniyet tutuklayIP Cezaevine getirdi.Adıyaman’ lı Abuzer’ di bu.Beni görünce yüzü . kıpkırmızı oldu. ” - Ne oldu Abuzer bu ne hal?,” diye sordum.Başladı anlatmaya: “- Valla Müdürüm bu koca şehirde para yetiştiremez oldum.Çocuğun biri üniversite okuyor diğer ikisi de lisede.Ben de bir kuyumcu akrabamın yanında viagra satıyordum.Kuyumcu benim çocukluk arkadaşım ve akraba sayılırız.Bir gün yaşlı adamın biri benden viagra . aldı ve gitti.Sonradan adam kalp krizi geçirmiş ve ailesi doktora götürmüş.Doktor, hastaya ilaç kullanıp kullanmadığını sormuş.O da mavi bir hap içtiğini söylemiş.Tabi doktor viagra içtiğini anlamış,”-Hangi eczaneden aldın?”, diye sorunca doktor, “- Ne eczanesi, kuyumcu Abuzer’ den satın aldım!...”, demiş.Doktor da polislere şikayet ediyor. Kuyumcu Şehmuz’ un dükkanını basmışlar.Bir torba . viagra ile sahte paraları bulmuşlar.Şehmuz sahte para suçunu da benim üzerime atınca beni tutukladılar.” Anlatınca gülmemek için kendimi zor tuttum.” – Geçmiş olsun, umarım bir yılın üzerinde ceza alıp meslekten atılmazsın?” “ – Atılsam da önemli değil Müdür bey zaten emekliliğim doldu.Ek iş yapalım da evi geçindirelim dedik” , dedi . Abuzer’ i, Cezaevinde Memurlar koğuşu olarak bilinen koğuşa gönderdim. Kadınlar koğuşuna verilen bir salatalık başımıza iş açmıştı.Kadının bir tanesi salatalıkla mastürbasyon yaparken, salatalık kırılmış ve içinde kalmıştı.Acilen nöbetçi Doktoru çağırdım ve çıkarttık.Soruşturma başlatıldı.Kadına sordum “- Sen nerede çalışıyorsun, neden tutuklandın?” “- Karaköy Devlet Üretim Çiftliğinde!...Dostum olacak adamı arkadaşımla zina halinde bastım, namusumu temizledim! ” demesin mi… Bunun üzerine gazetelerde olay duyulunca, salatalık, patlıcan, kabak, havuç gibi malzemelerin içeriye verilmesi bakanlık tarafından yasaklanmış oldu. Kadınlar koğuşunda Fatoş isminde alımlı güzel bir kız vardı.Bu kız kendisinin anlattığına göre, özel gemilerde dansözlük yaparak para kazanıyormuş.Sevgilisini bıçakla yaralama suçundan gelmişti.Yaz günü koğuş avlusuna çırılçıplak uzanmış yatıyormuş.Bunu gören Nöbetçi kulesindeki asker, nöbet esnasında tahrik oluyorum diyerek komutanına şikayet etmiş.Jandarma Komutanı beni aradı durumu izah etti.Ben Fatoş’ u çağırtarak “- Neden böyle davranışlar yapıyorsun, ayıp değil mi?” , diye sorunca; “ –Bronzlaşmak için güneşleniyorum, beni hapse mi atacaksınız?” O’ na bir daha aynı hareketi tekrarlaması durumunda hücre cezası vereceğimizi söyledim.Bir daha yapmadı.Fatoş, çok güzel alımlı güzel bir kızdı.Mahkemelere gidiş dönüşlerinde, Cezaevi ring aracında tanıştığı Cezaevi erkek mahkumlarından, dört tanesiyle de mektuplaşıyordu.Herkese yeşil ışık yakıyordu.Yazdığı aşk mektubunun altlarında karbon kağıtlar ko***** dört adet aynı mektubu, dört farklı isime . gönderiyordu.Onbeş günde bir koğuşlarda aramalar yapardık.Bu aramalarda Fatoş’ un üzerinde beline sarılmış vibratör bile çıkmıştı.Erkek koğuşlarının dolaplarını seksi kadın resimleri , terör suçlularının duvarlarını ise Lenin, Stalin, Marks, Yılmaz Güney, Nazım Hikmet, Cheguera resimleri süslerdi.Uyuşturucu suçlularının bulunduğu koğuş avlusundaki aramada saksılarda kenevir bitkilerini bulmuş hemen saksıları toplatmıştık.Koğuş sorumlusuna”- Bu kenevir tohumlarınını kim getirdi?”, diye sorduğumda : “- Kuşlar getirdi!...” “- Nasıl yani? “ “-Kantinde kuş yemi satılıyor, biz kuş besliyoruz kafeste, kuş yeminin içinde kenevir tohumları var.Kenevir tohumlarını kuşlar saksıya düşürmüş olacaklar.Biz masumuz kuşlar suçlu!...” “ - Peki aramada, eroine benzeyen beyaz toz bulundu.Koğuştan bazıları, senin sattığını ve içtiklerini kabul ettiler .” “ - Haaa o madde mi? İçicilere, pencere kenarlarındaki macunu toz haline getirip, para karşılığı satıyordum.Sigara içine sarıp, uyuşturucu niyetine içiyorlardı.Psikolojik rahatlıyorlardı.Aman müdürüm kimseye söyleme ekmeğimizden oluruz!...Müdürüm seni sevdim, sana bir şey söyleyeyim;Siz asıl Cezaevinin ortasındaki Camide namaz kılanlara dikkat edin!...Çoğu namaz kılacağız diye camiye çıkıp, Hoca her Allahüekber dediğinde el altından uyuşturucu veriyorlar ve koğuşlara dağılıyor. ” “- Cezaevine nasıl giriyor?” “ – Lastik toplarla, Bayrampaşa Cezaevinin etrafı ev dolu bu evlerden birini uyuşturucu baronları kiralamış, küçük lastik toplara sarıyorlar ve belirli koğuş avlusuna fırlatıyorlar.İçeride kendi adamları var.” Bundan sonraki aramada çatıların iyice aranmasını söyledim.Çatıya baktığımızda lastik toplara sarılı uyuşturucuların bazıları çatıya takılıp kalmıştı.Arama için İlk defa Narkotikten bir polis memuru ile birlikte Narkotikten uyuşturucuyu bulan Köpek getirtmiştik.Önemli gördüğümüz birkaç koğuşta köpeğe arama yaptırdık.Köpek, koğuşlardaki uyuşturucu maddeleri koklayıp bulmuştu.Uyuşturucu bulunan koğuştaki tutukluları, başka cezaevlerine nakil gönderdim.Cezaevinin etrafındaki binalar aranarak suçlu şahıslar da böylece yakalanmış oldu.Görevli polis memuru bize gösteri yapmak için yanında getirdiği küçük bir poşetteki uyuşturucuyu idari binada bir odaya saklamamızı söyledi.Ben de aldım”- Kirli”, ismini taktığımız bir görevli Katibin masasının çekmecesine sakladım.Polis memuru, köpeği uyuşturucuyu bulması için serbest bıraktı.Köpek, Kirli’nin masası çok pis koktuğu için sanırım yaklaşamadı.Kirli’ nin odasının duvarlarında yağlı parmak izleri, dolabının çekmecelerinde yiyecek içecek ne ararsan vardı.Yerler toz içinde duvarları örümcek ağları dolamıştı.Kendisi de üzerinde buruşuk pantolon, gömleği ile uyumsuz rengarenk kravat, daima gömlek üstüne pastel renkli el örgü hırka giyinirdi.Kirli’ yi Çamurlu ayakkabılarla gelmemesi, giyimine dikkat etmesi için defalarca uyarmıştım.Hanımı ile sorunları olduğunu ve hatta hanımından dayak yediğini anlatırdı.Bir defasında evin yolunu şaşırdığını, komşu apartmanı kendi evleri zannettiğini, başka dairenin zilini çaldığında, kapıyı açan kadın sorduğu zaman” – Buyrun kimi aradınız?” O da zannetmiş eve misafir gelen kadın kapıyı açtı “- Hoş geldiniz!...” diyerek ayakkabılarını çıkarıp içeri girmeye kalktığında kadın bağırıp çağırmış.Polisi aramış ve hızla binayı terk ettiğini, her on yılda bir af çıktığı için dosyalarla boğuşmaktan kafayı sıyırdığını gülerek anlatıyordu.Narkotik köpek, kirlinin odasının pis kokusundan bayılıp, uyuşturucuyu bulamamıştı.Bir çok memur arkadaş bu olayı kahkahalarla izlemiştik. Cezaevlerinde çalışan memurların çoğu özverileriyle az bir maaşa ekmek parası uğruna çalışıyorlardı.Yaptıkları görev gerçekten çok . zahmetli bir işti.Her bayram, mahkumlara açık görüş yaptırmaktan kendileri evlerinde bayramlarını kutlayamazlar.Aşırı yıprandıkları halde seslerini duyuracakları bir örgütlenmeleri yoktu.Zaten çoğu da “- paralı hapis gibiyiz!...”, derdi.Soğuk koridorlarda nöbet tutarlar ve çoğu da hasta olurdu.Dış dünyada tutunamayan insanlarla uğraşmanın zorluğunu, Cezaevinin dertleri ve sorunlarını ancak Cezaevinde çalışanlar bilebilir. Bakanlıktan bir gün yazı geldi;”-Üniformalı Tüm İnfaz Koruma memurlarının bıyıklarının kesmeleri” isteniyordu.Memurlarımızın çoğu bıyıklı olduğu için bazıları kesmemek için izin ve rapor aldılar fakat “ emir demiri keser” di.Lakabı “-Pala”, olan Başmemurumuz Bekir bey’ i bıyıksız düşünemiyorduk.Bıyıkları ile bütünleşmiş bir insandı.Ertesi gün bıyıklarını kesince utana sıkıla cezaevine geldi.Tüm personel O’ nun bıyıksız haliyle dalga geçmeye başladı.O espri ile karışık, karısının bıyıksız haliyle kendisini boşayacağını anlatıyordu. Avluda, kenevir tohumu ile bitki yetiştirme olayından sonra, Bakanlık avluda ve koğuşlarda, saksıda çiçek yetiştirmeyi de yasaklamış oldu.Koğuş avlularında gözetleme yapmak için kameralar vardı, psikopat mahkumlar, radyoların içerisinden çıkardıkları pilleri fırlatıp kameraları kırıyorlardı.Kendilerine Mafya babası süsü verenlerin bulundukları koğuşlar, sayım vermemek için elinden gelen her şeyi yapıyorlardı.Sayım yapılırken koğuş avlusunda volta atıyorlar, bir oraya bir buraya dönüyorlar, personel sayımları şaşırıyordu.Uyuyanlar yataklarında sayılıyordu.Durumu Bakanlığa bildirdim ve elebaşların isimlerini vererek başka cezaevlerine sürgün yazılarını çıkarttım.Mahkemeye çıkacaksınız diye haber gönderdim.Mahkemeye gideceklerini sanan mahkumları sepetleyip postaladım.Açık görüş esnasında gençlerden biri, kendinden bir yaş küçük kardeşini cezaevinde bırakarak elini kolunu sallayıp Cezaevinden kaçmıştı.Cezaevi çok büyük, koğuşlardaki mevcut fazla olduğu için kimse bunu bir yıl boyunca fark etmemişti.Bir daha ki açık görüşte tekrar değişiklik yapıp gerçek kişi cezaevine girecekmiş.Açık görüşe bir hafta kala başka bir suç işleyince olay fark edilmişti.Biz olayı anladık ve durumu mahkemeye bildirdik.Bu olaydan sonra , açık ziyarette gelenlerin kollarına bir hafta boyunca çıkmayan mürekkeple, ASLI GİBİDİR damgası vurmaya başladık.Firar vermemek için ziyaretçilerin kollarını tek tek kontrol ettik.Bir gün Ankara’dan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü’ nün geleceği haberini aldık.Karşılamak için resmi taksiyle yola çıktık, aşırı yağmurdan kayan araba dik bir şekilde dereye kıç üstü oturdu, biz havada öylece asılı kaldık.Tam o sırada Genel Müdür bizim resmi arabayı görüp şöförüne durmasını söyledi. Elinde şemsiyeyle bize doğru gelerek” -Neler oluyor burada, bu ne hal, siz ne yapıyorsunuz böyle?” deyince ben dayanamadım arabadan zorla kendimi dışarı attım ve hazır ola geçerek; “ – Sayın Genel Müdürüm Sizin geleceğinizi öğrenince Arabayla birlikte saygı duruşuna geçelim dedik!...” İçimden söylenmeye başladım” – ne yapıyor sunuz diye sorulur mu? İşte kaza yaptığımız apaçık çukurda!...” Hemen bir çekici çağrıldı ve araba kurtarıldı. Genel Müdür Cezaevini şöyle bir dolandı ve çayımızı içip, akşama Maksim gazinosunda masa ayırtmamızı söyledi.Fahrettin ASLAN beyi aradım ve durumu anlattım.Emrimiz olacağını söyledi.Genel müdür Emel SAYIN’ ı izleyip Ankara’ ya geri döndü.İstanbul’ daki bütün yer altı ve yerüstü mafyası Cezaevine tanıdıklarını ziyarete geliyor ve biz de ister istemez tanışıyorduk. Mahkumlardan gelen dilekçeleri günlük olarak okuyordum.Sorunu olanlarla iç görüş odasında görüşerek sorunlarına çare bulmaya çalışıyordum. Urfalı bubo isminde bir şahıs dilekçe yazmış; “- Sayın Müdürüm, kantinde ince bulgur ve çiğ köftelik dana eti satılmasını istiyorum.Eğer bu hafta içinde çiğ köfte yapıp yiyemezsem intihar edeceğim!...” Adama dışarıdan tadımlık çiğ köfte getirttik beğenmedi.Eti iyi değilmiş isotu azmış illa kendisi yapacak, vurdumu tavana yapışacakmış!...Zor ikna ettik de intihar etmedi. Mahkumun birisi de Adalet Bakanına mektup yazmış; “- Sayın Bakanım, ben sizin Adalet Bakanı olacağınızı vallahi billahi rüyamda görmüştüm. Sizden tarafıma özel af çıkarmanızı istiyorum.Gelip elinizi öpeceğim!...” “- Kim 500 milyar yarışmasının yakından takipçisiyim.Soruların çoğuna doğru cevap veriyorum.Hayatta hiç evim olmadı.Bu yarışmaya izninizle katılıp bir ev parası kazanmak istiyorum.Gereği müsadelerinize arz olunur!....” “- Cezaevinde bir konferansta tanışarak nişanlandığım kız, Paşakapısı Cezaevi’ne sevk edildi. Nişanlımın bulunduğu cezaevine beni de sevk ederseniz düğünüme sizi de davet edeceğim!...” “- Kurum en üst amirine!...Yedi ay önce, aşağıdaki adreste bulunan tüccara zeytin sattım, hapse düşünce paramı ödemedi. Paramı ödemesi için tüccara da hapis cezası verilsin ve benim koğuşa gelsin!... ` “ – Sayın Müdür bey, ben cinayet suçundan 6 yıldır cezaevinde tutuklu yatıyorum. Dosyam Yargıtay’ da.Namus meselesi yüzünden firar edeceğim. Kararım kesin, her şeyi göze aldım.Bu Cezaevinden firar etmesi çok kolay, firar etmemin engellenmesi için yüksek duvarlı ve duvarın üzeri çelik jilet tel bulunan çok güvenlikli bir cezaevine sevk edilmek istiyorum!...` “- Efendum benum burnimle koğuştakiler dalga geçiy.Burin estetiki olmak istiyorim.Devlet Babadan yardim istiyorim!..”. “ - Sayın Müdürüm size şey soracaktım, mesela Cezaevi dershanesinde bazı güçlü öğrenciler, sessiz ve güçsüzlere karışıyor. Kafasına omzuna falan vuruyor. Seni döverim, kafanı koparırım, diye tehdit ediyor. Biz güçsüz kişilerin kanuni olarak ne hakkı var, kendimizi nasıl koruruz, bana cevap yazar mısınız? (Bir lise öğrencisi) “ “ – Efendim, revire çıkıp doktor beye fındık fıstık yemem için reçete yazdırmak istiyorum, gereği arz olunur.” “- Sayın müdürüm dört duvar içinde yaşamaktan saçlarıma kıran girdi kel oldum.Maddi durumum yetersiz olduğundan dolayı devlet tarafından kafama saç ektirmek istiyorum!...” İki yılda bir müfettiş gelir Cezaevini denetler kontrol ederdi.Müfettişin geleceğini haber almıştık.Gelecek olan müfettişin çok disiplinli çok sert, temiz ve titiz olduğu söyleniyordu.Her taraf badana boya yapıldı.Yerler yıkandı.Kantin, ambar ve emanet para hesapları, arşiv kontrol edildi. Teftiş hazır hale gelmişti.Fakat müfettiş, beklenenden bir gün önce çıkageldi.Kapıdaki görevlilere kendini tanıtarak aniden odamdan içeri girdi.Adamı görünce sersemlemiştim, Çiçek pasajında her cumartesi tek başına yan masada oturan adamdan başkası değildi.Adam da beni tanımış olmalıydı fakat hiç bozuntuya vermiyordu.Benimle tokalaşarak, hemen kantin ve ambar sayımı daha sonra da emanet para hesaplarını kontrol etmek istediğini söyledi.Birlikte koridora geçtik. Cezaevimizin Hipermarketine girdiğimiz zaman Kantin memurları, sayman ve kantine bakan mahkumlar harıl harıl çalışıyorlardı.Müfettiş beyin geldiğini hesapları ve malzemeleri kontrol edeceğini söyledim.Bütün kantin malzemeleri iğneden ipliğe tek tek sayıldı.Sıra sigara sayımlarına geldiğinde kantin memuru büyük karton kutuların içinde onarlı on adet sigara paketlerinin olduğunu belirtti.Yüzlerce yığılı karton kutular vardı, sayıma yardım eden tutuklunun karton kutuya kaza ile çarpmasıyla kutular devrildi.Devrilen karton kutular boş bir ses çıkarınca Müfettiş Bey, mahkuma kutuyu açmasını söyledi.Mahkum bantları çıkarıp kutuyu açtı. Marlbora sigara karton kutuların içerisi gazete kağıtlarıyla doldurulmuş ve güzelce paket yapılmıştı.Kantin görevlisi, müfettiş eğer bir gün sonra gelseymiş sipariş vermiş emaneten hepsini dolduracakmış.Bunlar şebeke oluşturmuş ve ay sonu sayımlarında, yıllarca bizleri de kandırmış. “ - Eyvah!...şimdi ben ne yapacağım?Bu işimden olursam bir daha devlet dairesinde iş bulamam.Şimdi ayvayı yedim!...”, diyerek kendi kendime söylendim. Olayı öğrenen Müfettiş hepimize bağırıp çağırmaya başladı; “ – Müdür bey bunlar ne?Sizleri mahkemeye sevk edeceğim, teftiş bitince hemen tutuklama yaptıracağım!...” “ – Efendim ben suçsuzum.Benim bu olaylardan hiçbir bilgim yoktu!...” “- Bunun açıklamasını mahkemeye yaparsınız!...” Daha sonra çorap sayımlarında da mahkumlara satılan binlerce çorabın, faturalı giriş kayıtları olmadığı tespit edildi.Sayman ve kantinci bunları da el altından satıyorlarmış.Müfettiş bey daha hiddetlenerek, söylene söylene bunları kayıtlarına işledi ve çekip gitti. Cezaevine gelip giden Muharrem isminde çok ünlü bir avukat vardı.Bazen bizim odaya gelir, çay içer sohbet ederdik.Bu avukatın, Müfettişin çok yakın okul arkadaşı ve aynı zamanda aile . dostları olduğunu, görevli memurlardan biri söyledi.Hemen Avukatın İstiklal Caddesindeki bürosuna gittim.Durumu anlattım.Avukat bana yardım edemeyeceğini, müfettişin kimseyi dinlemeyecek kadar huysuz olduğunu, çok zengin bir ailenin oğlu olduğunu, annesi ve babasının öldüğünü ve sadece dayısının sözünden çıkmadığını söyledi.”-Birlikte dayısının yanına gidip rica edelim”, diye yalvardım.Dayanamadı “-peki “, dedi. “- Yarın ben Aydın Bey’ i benim büroma çay içmeye davet edeceğim, öğleden sonra sen de burada ol!...” Ertesi gün Avukatın bürosuna gittim ve Aydın beyin gelmesini bekledik.Aydın bey gelince tanışma faslından sonra ben Bayrampaşa Cezaevinin ne kadar karışık bir cezaevi olduğunu ve başıma gelen olayları tüm içtenliğimle adama anlattım. Eğer işimi kaybedersem eşim ve doğacak çocuğumun perişan kalacaklarını, söyledim. Aydın bey konuşma şivemden, “-Sen Ege veya Akdeniz bölgesindensin sanırım?”, diye sordu Isparta’lı olduğumu öğrenince bana hitaben “- Isparta’ nın neresinden siniz? “ - Isparta Gelendost doğumluyum fakat beş yaşından sonra Isparta merkezde büyüdüm.” “ – Babanın adı ne?” “- Sezai Aladağ efendim!...” deyince adamın gözleri kıpkırmızı olmuştu.Bir an duraksadıktan sonra; “- Defol git, gözüm görmesin seni!...Muharrem bey, böyle bir babanın oğlunu nasıl benim karşıma çıkarır sınız? “ Ben de dayanamayıp adamın boğazını sıktım: “ – Bana bak, babama hakaret edemezsin…” diyerek adamı silkeleyerek koltuğa iteledim. “- Tamam Muharrem bey, kimseden bir şey beklemiyorum, cezam neyse çekerim.Yere batsın böyle meslek istifa edeceğim...”, diyerek kapıyı çarparak koşar adımlarla uzaklaştım.. Beyoğlu’ na yağmur yağıyordu, sırılsıklam olmamak ve kafamı dağıtmak için Çiçek pasajında bir birahaneye daldım…Oturduğum tahta masada saatlerce içtim.Yanıma yaklaşan akordeon çalan kadının eline para sıkıştırarak rahmetli babamın en sevdiği şarkıyı çalmasını istedim. “ – Madam, Enginde yavaş yavaş, günün minesi soldu şarkısını çalar mısın!...” Madam, bozuk türkçesiyle şarkıyı söylerken gözlerimden hatıralar akıp gidiyordu. Avukat Muharrem bey, müfettişin dayısı Aydın beye dönerek; “ – Aydın bey siz Müdür bey’ in babasını nerden tanıyor sunuz?” Aydın bey, benim ve müfettişin aslında baba bir kardeş olduğumuzu anlatmış.Ablasının genç kızlığında yaptığı bir hatadan, Müfettiş Salih’ in doğduğunu, babamın köye gidip bir daha geri dönmemesi üzerine, ablasının Salih iki yaşındayken sevdiği başka bir gençle evlendiğini ve O’ nu babası bildiğini, Salih’ in kendi öz babasının yıllar sonra çıka geldiğini ve O ‘ nu ikna ederek Isparta’ ya geri gönderdiğini bu olayı kendinden başka kimsenin bilmediğini, yıllarca içinde biriken nefretin yansıdığını, kendisini af etmesini söylemiş. Cezaevi kantininde aylarca biriken kantin açıklarını bulan müfettiş, denetimini tamamlayıp cezaevinden ayrılmıştı.Denetleme sonunda evraklarda imzası . olan kim varsa tutuklanıp Metris Cezaevine hapsedildik.Eşim son derece üzülmüştü, üstelik hamileydi.Benim suçsuz olduğuma inanıyordu.Ziyaretime gelmemesini söyledim.Beni parmaklıklar arasında görmesini, solup gitmesini istemiyordum… Olayı öğrenen Metris Cezaevinde çalışan görevli nöbetçi memurlar, bizlerle dalga geçiyorlardı.Oysa ben suçsuzdum ve bu olaydan zerre kadar haberim yoktu. Kantinci ve sayman tam teşekküllü çalışıp zimmetlerine yüklü bir miktar para geçirmişlerdi.Merkez bankasından para basar gibi para basmışlar, Cezaevi adına faturasız aldıkları malları Bayrampaşa Cezaevi Hipermarketinde satarak kendilerine gelir sağlamışlardı...Geleceklerini garanti altına aldıklarından dolayı ”- Birkaç yıl yatar nasıl olsa çıkarız, meslekten atılırsak atılırız!...”, havalarında gün geçiriyorlardı.Gelen ziyaretçileri kendilerine bol miktarda para getiriyorlar dünya umurlarında değildi.Koğuşta istedikleri gibi yiyip içiyorlardı.Benim suçsuz olduğumu biliyorlar fakat birlik olmuş suçu üzerime atmaya çalışıyorlardı.Ben Metris Cezaevi Müdürüne avukat Muharrem bey’ e haber vermesini onunla mutlaka görüşmem gerektiğini söyledim.İkibuçuk aydır Metris’ teydim, mahkemeye çıkmamıza bir hafta kalmıştı.Avukat Muharrem bey, benim görüşmek isteğim üzerine Cezaevine geldiği zaman avukatım olmasını ve beni savunmasını istedim.Muharrem bey çok iyi bir insandı, olanları ve suçsuz olduğumu bildiği için savunmayı kabul etti.Para da istemeyeceğini söyledi. Muharrem bey, tekrar Aydın bey’ in yanına giderek durumun vahim olduğunu ve benim bu olayda bir suçumun olmadığını, Salih bey’ i çağırarak O’ na tüm gerçekleri anlatmasını söylemiş.Eğer kendisi anlatmazsa mahkemede her şeyi anlatacağını tehdit edince, Aydın beyin gözlerinden iki damla yaş gelmiş ve ister istemez kabul etmiş. Gerçekleri öğrenen Salih bey, kalp krizi geçirerek hastaneye kaldırılmış.Gözlerini açtığında Avukat Muharrem bey ve dayısı başucunda beklerken bulmuş ve dayısına seslenmiş; “- Ben Müdür Bey’ i ilk Çiçek pasajında gördüğümde içimden tuhaf bir şeyler koptuğunu hissetmiştim.Sanki aynada görünen suretim gibiydi, yan masadan gözlerimi O’nun üzerinden ayıramıyordum.Cezaevine ilk gittiğimde karşımda tekrar görünce Tanrının takdiridir diye düşünmüştüm.Asil duruşu, dürüstlüğü ve doğru sözlü oluşu ile benim ikizim gibiydi.Bilirsin aynı kutuplar birbirini iter!…Muharrem bey, hemen acil olarak O’ nun suçsuzluğunu kanıtlamalısın!... ” “- Sen merak etme, Cezaevinin kantin alışverişi yaptıkları şahıs ve işletmelerle konuştum.Aldıkları faturalar Sayman’ ın kendi adına kesilmiş ve Cezaevi adına kayıtlı faturalar olmadığı için kaçak mal sattıkları suçun delilleriyle kanıtlandığı ve ayrıca Cezaevi kantininde çalışan bazı tutuklular da rüşvet karşılığı kantinde çalıştıklarını ve saymanla, kantin memuruna para yetiştiremez olduklarını, Müdür bey’ i sevdiklerinden gerçeği olduğu gibi beyan edeceklerine dair dilekçe vereceklerini söylediler”, diye anlatmış. Mahkeme günü gelip çatmıştı.Mahkemeye delilleri sunan Avukatım Muharrem bey, benim suçsuzluğumu kanıtladı ve özgür olmamı sağladı.Tahliye olacağımı duyan Eşim, Bayrampaşa Cezaevi personeli, Avukatım kapıda alkışlarla benim çıkışımı beklemişlerdi.Kapıdan çıkar çıkmaz eşim sarıldı ve ağlamaya başladı.Bütün karşılamaya gelen arkadaşlara . avukatım Muharrem Bey’ e sarıldım.Muharrem bey bana seslendi: “ – Senin kurtulmana sevinen bir kişi daha var bak köşede seni bekliyor.” Baktım köşede duran Müfettiş Salih bey, yüzünde hafif bir tebessümle bana bakıyordu. “- Neden gelmiş bu adam buraya? Gitsin görmek istemiyorum, hangi yüzle geldin buraya, defol git buradan!...”, diye bağırdım.Salih bey fötr şapkasının altına bakışlarını öne eğerek tam geri dönüp gidiyordu ki Muharrem bey bana bağırdı; “ – Sen ne yaptığını sanıyorsun, O adam senin Ağabeyin!...” Dünya başıma yıkıldı sandım.Babamın yıllar sonra arayıp bulamadığı ağabeyim şimdi buradaydı, kaderimin tecellisi olarak karşıma müfettiş olarak çıkmıştı.Eşim de çok şaşırmıştı.Gözlerimi bir an kapadım, açtığımda ağabeyim gitmişti.Tahliye olduğum gün Cuma günüydü.Muharrem bey arabası ile bizi eve bıraktı.Evde bayram havası vardı.Eşim ve ailesi çok sevinmişlerdi.Güzel bir uykunun ardından. Cumartesi günü; “- Ben ağabeyimi nerede bulacağımı biliyorum!...”, diyerek evden ayrıldım. Taksim’ de . arabamı park ettim saat 21.00 olmuştu.Beyoğlu caddesindeki kalabalık üzerime üzerime geliyordu sanki.Koşarak Çiçek pasajından içeriye girdim.Her zamanki oturduğum masaya vardığımda O yoktu!...Saatlerce içip ağladım.Akordion çalan madam da görünürde yoktu.Ağabeyimi göremememin ızdırabı ile hesabı ödeyip çıkış kapısına doğru yol alıyordum ki ardımdan Madam’ ın yanık sesi ve sevdiğim şarkıyı çalmasıyla geriye dönüp baktığım zaman, Ağabeyimin gülen yüzüyle karşılaştım.Kollarını açmış “ – Ahmet kardeşim…”, diyerek beni bekliyordu.Bütün beni seven memur ve gardiyan dostlar, ağabeyim, dayısı, Avukatım ve eşim birlik olmuşlar çiçek pasajını ele geçirerek bizim kavuşmamıza konfeti yağdırıp alkış tutuyorlardı.
S O N Yazan : Sedat ERDOĞDU
Site Editöründen Not : Bu güzel eserinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.