***KASIMPAŞA` LI KASAP KAZIM***Yazan: Sedat ERDOĞDU***
Soğuk hücredeki ranzamda bir sağa, bir sola kıvrılıp duruyordum.Af çıkacağını duyduğum günden beri, zaman bir türlü geçmek bilmiyordu.Tabuttaki ölüler bile, benden daha şanslıydı sanırım.Kendimi Yaşarken diri diri mezara girmiş gibi hissediyordum.Tek kişilik odamda, duvarlarla ve böceklerle konuşmanın ne demek olduğunu, kimseler anlayamaz . ve sadece bunu yaşayan bilir.Koskoca ondört yılda, beş değişik cezaevi gezmiştim.Geriye dönüp baktığımda ardımda bir cinayet, iki de cezaevinde adam yaralama suçu işlemiştim.Adım; Kasımpaşa’ lı Kasap Kazım, a çıkmıştı... Sardığım sigaramdan bir tane yaktım.Tek servetim kolumdaki babamın küçükken hediye ettiği, eskimiş Sınger marka saatimdi.Ceza içinde ceza çekmek bu olsa gerekti.Saatime her baktığımda, çocukluk günlerime geri dönüyordum.Toplumda çoğu insan yalnız kalamamaktan şikayetçidir!..”- Ah bir gelseler de yalnızlığı bana sorsalar!..” Günümün oniki saati uyku, iki saati diş fırçalama, dört saati aynada saçlarımı tarama ve kendimle konuşma, altı saatim de hayal kurmakla geçiyor.Hiç boş zamanım yok, boş vakit buldukça kitap okuyorum!..”, diye kendimle dalga geçiyordum.Daha önce yattığım cezaevlerinde dövme yapmayı öğrenmiştim.Canım sıkıldığı zaman vücudumun gizli yerlerine dövme yapardım.Cezaevinde altı yıl kalan kafayı üşütür derler, benim çoktan kafayı yemiş olmam lazımdı!...Gelecekle ilgili korku, endişe, ümitsizlik ve geceleri aniden kabuslarla uyanmalar da yaşamın hediyesi…Benden daha az ceza almış bazı mahkumların, intihar ettiklerine tanık olmuştum.Günün onsekiz saatini ranzada geçirmek başlı başına bir işkenceydi.Burada gündüzler bile karanlıktır.Duyma ve görme organları iflas eder.Damarında akan kan dolaşımını ve göğüs kafesindeki nefes alıp vermelerini çok yakınında hissedersin.Benim yapımda bir kadercilik ve pişmanlık vardı.Kütüphanede dini kitaplar okumaya başlayınca, İçimde Allah korkusu oluşmaya başladı.Yoga yaparak, kafayı yemekten kurtuldum.Koğuşta racon kesen ve herkesten . haraç toplayan Tophane’ li Nusret’ i şişleyip yaralamaktan yirmi gün hücre cezası almıştım.Var mı öyle önüne gelene racon kesmek.Daha yeni verilmiştim ki koğuşa, benden ayak bastı olarak beş karton sigara almamı istedi;
“- Almazsam ne olacak!...”, deyince…Çıkardı belinden, yaptığı şişi.Tam bana saplayacaktı ki tuttum şöyle kolundan ve kıvırdım kalçasına…Şimdi “ . dersini almış ediyor ezber” tayfasından takılıyor!...Cezaevi bu, normal insan biraz zor bulunur.Toplumda barınamayanların evi.Haksızlığa tahammül edemediğim için, daha önce de Nizar isminde birini, cam bardağı ile sünnet ettim.Koğuşta bulunan gariban bir genci bulmuş eziyordu ve iç donunu dahi ona yıkattırıyordu.Bir gün banyo eden gençe sarkınca, çocuk korkusundan kaçıp bana sığındı.Yanımda korkuyla titreyen çocuğu tokatlayıp dövmeye başlayınca dayanamadım ve kopardım orta parmağını.Utancından bizim koğuşun önünden geçemiyor şimdi.
.”- Ah be Peder!..Hep sen açtın bu dertleri başıma!..Sen al eline tüfeği, elin Helvin kızının alnından vur ve devir.Eline aldığın bıçakla kafasını kes kopar ve etini de sucuk yap balkona as…”
Biz Mardin’ li bir aileyiz.Bir futbol takımı ve iki yedek oyuncumuz olacak şekilde, babamın iki karısından ondört kardeşiz.Onüç ablam var.Babam ille erkek evlat isterim diyerek doğurttukça doğurtmuş!..En son ben olmuşum da annemgil rahatlamışlar.Ben de olmasaymışım babam üçüncü erkek doğuran avrat alacağım diye tutturmuş.Benim iki annem var, öz annem babamın ikinci karısı.Babam bir hafta yukarıdaki annemde, bir hafta aşağıdaki annemde yatar.Biz kardeşlerimizle birlikte, orta katta kalırız.Ben İstanbul Kasımpaşa’ da doğdum.Babam İstanbul’ a göç ettiğinde, Kasımpaşa’ da bulunan üç katlı gecekondumuzu, bir ayda yapıp yerleşmişler.Oturduğumuz mahalle, Mardin’ in bir mahallesi gibiydi.Değişen hükümetler oy alabilmek için evimize ruhsat vermişler.Yine yan tarafımızda, Midyat’ tan kan davası sebebiyle göç eden, sekiz çocuklu komşularımız oturmaktaydı.Komşumuz Hasso dayı’ nın da yedi erkek ve bir kızı var.Hasso dayı’ nın yedi oğluyla benim yedi ablam evliler.Söylemesi ayıp, hepsi eniştem olur.Çok kalabalık bir sülaleyizdir.En küçük bir kızları var ismi Zeynep.Zeynep’ le aynı yaştayız.Onunla oyunlar oynar, Haliç’ te el ele dolaşır ve çok iyi anlaşırız.Babam evimizin geniş bahçesinde, mevsimine göre sebze yetiştirir ve yetiştirdiklerimizi pazarda satardık.Komşumuz Hasso dayının ineği Helvin, bahçemize dadanmıştı.Babam kaç kere uyarsa da, inek bu…Bahçemizdeki maydonozlara ve lahanalara musallat olmuştu.Yine bahçemize girdiği bir gün, sinirlenen babam tüfeği elini alıp, komşumuzun ineği Helvin hanımı, alnını çatından üç kurşunla vurup öldürdü.Babam bana . sıkı sıkı hiç kimseye söylemememi tembih etti.Kimse görmeden etlerini kasapta çektirdik.Babam kıymadan sucuk yaptırdı ve nispet olsun diye evimizin balkonuna sucukları sıraladı.
Hasso dayı iki gündür Helvin kızı aramış fakat kimse görmediğini söylemişti;Annemlere ve bana da sordu bizler de görmediğimizi söyledik.Hasso dayı iki gün sonra bizim eve geldi;
“- Hoş gelmişsen Hasso..Nerelerdesin sen lo? Kaç gündür kayıpsen özlettin kendini…”
“ – Hoş bulduk hemşerim Şeyhmus, üç gündür benim inek kayıp.Üzüntümden yataklere düşmüşem.Evden çıkamadım vallah.Helvin kızım kayıp duymuşsen..Ondan süt alıyordum vah şimdi nerededir lo!..”
“- Hırsızların işidir dünür bu lo...Son günlerde de bizim bağlara bahçelere dadandı bu soysuzler.Diktiğim maydanozları ve lahanaları söküp söküp çuvala koyup götürmüş bu hıyarler he vallah.Mahallede kimin eli kimin cebinde değilken, karmakarışık faili meçhul şüpheli şahıslar, at hırsızları, psikopatların, hapçıların cirit attığı yetmezmiş gibi bir de sefil eski Mardin’ li hemşerilerimiz çıktı. Bu eskiler tembel, içkici, serseri, bir baltaya sap olmamış tanıdıklarımızdan sayılır. Bir de bunlardan çektiğimiz cabası.Vallah damatler olmazse sokağa çıkamayız lo dünür!..
Artık değil yorum yapmak; düşünmekten dahi vazgeçmiştik. Sabah evden korkarak çıkar olduk, korkarak… Dur sen benim garrıya söyleyeh de bize bi sucuk yapsın yeyek dünür karnımız bayram etsin lo…”
Bir sabah uyandığımda, koridordan gelen sesler üzerine irkildim.Hücrelerin önünde, kalabalık infaz koruma memurlarının . ayak sesleri duyuluyordu.Bitişik hücredeki demir kapıda dönen anahtar ve postal sesleri, garip şeylerin olduğunun habercisiydi.Hızlı bir şekilde pantolonumu ve terliklerimi giyindim.Demir parmaklıklardan dışarıya bakmaya çalıştım.Personelin önümden koşarak geçtikleri sırada, baş gardiyanın ikazı ile demir parmaklıktan geri çekildim.Yan tarafımdaki hücreyi açıp içeri girdiler.Boğuk ve hırıltılı sesler çıkıyordu.Tahmin etmiştim, deliyi götüreceklerdi.Kendi annesini öldüren deli bir mahkum, altı aydır yan hücrede yatıyordu.Yıllarca babasından kalan serveti, kadın, uyuşturucu ve kumar tutkusuyla tüketmiş ve annesinin her ay bankadan almakta olduğu öğretmen emekli maaşını elinden alıp, serserice bir hayat sürmüştü.En sonunda Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde tedavi görmüştü.Yine annesinin elinden maaşını zorla almak istemiş ve . annesi vermeyince boğarak ölümüne sebebiyet vermişti.Annesinin ölüsünü yıllarca evlerinin banyosunda saklayıp, geceleri ölmüş annesinin karşısına geçip, sohbet ettiği söyleniyordu.Annesi yaşıyormuş gibi, yıllarca bankamatikten maaşı çekmişti.Evden gelen kötü kokular üzerine komşuların şikayetçi olması ile çöp dolu ev çilingirle açılarak ceset bulunmuş ve deliyi yakalayıp hapse atmışlardı.Bazen geceleri bağırarak kendi kendine konuşur . ve benden sigara isterdi.Nöbetçi memurlardan, deli ile ilgili anlatılanları dinlediğimde, tüylerim diken diken olmuştu.Ben de nöbetçi memurlara sigara vererek O’ na iletmelerini söylerdim.Olay günü, annesiyle yine gaipten konuşmalar yapıyordu.Sabah olunca kafasını demirlere vurmaya başlamıştı.Kendine zarar verip ölmek ister gibi bir hali vardı.Görevli memur delinin kafasının yarılmış ve ortalığın kan gölü olduğunu görünce hemen idareye haber vermişti.Benim hücrenin önünden sürükleyerek zorla götürmeye çalışıyorlardı.Sesini duyuyordum fakat ilk defa yüzünü görüyordum.Deli mahkumun görüntüsü gerçekten feciydi.Saçları ve sakalı çok uzamış, üstünden yayılan koku ve görüntüsü korkunçtu.Kaç defa görevli memurların saçlarını kesip, banyo yaptırmak istediklerine şahit oldum.Banyo yapmak istemiyor ve adeta çıldırıyordu. Görevliler deliyi mecburen kelepçeledikten sonra sürükleyerek götürdüler.Meraklanmıştım nereye gidiyordu?Öz annesini öldüren deli mahkum öyle bir çıldırmıştı ki, sanırım çektiği vicdan azabı onun iç dünyasında onulmaz yaralar açmıştı.
Revire çıkarılıp acil müdahale yapıldığını öğrendim, sanırım hastaneye yatırılmıştı.İnfaz Koruma Memurlarının işi gerçekten çok zordu.Gece gündüz demeden sayısız psikopat, ruh hastası, cani, hırsız ve gaspçıyla uğraşıyorlardı.Bayram günlerindeki açık görüşlerde mecburen görevlerinin başına geliyorlardı.Hükümlü ve tutuklulara hizmet etmekten, aileleri ile dahi bayramlaşamıyorlardı.Bazen memurlarla dertleşirdik.Kendilerinin de “maaşlı mahkum”, olduklarını söylerlerdi…
Ertesi gün görevli iki memur, benim hücrenin kapısını açtı.İnfaz Koruma Baş memurumuz Mardin’ li Zihni bey;
“- Hazırlan çabuk hemşerim çıkıyorsun.Hücre cezanı bitirdin.Zaten af da çıktı…Evrakların hazırlanır hazırlanmaz, birkaç gün içinde tahliyen gerçekleşir!.. Bak bugün yarın tahliye olacaksın, evlenip mutlu bir aile hayatın olacak, inşallah bir daha buralara uğramazsın!..Çıktığın zaman uslu dur ve akıllı ol!.. otuzüç yaşında kocaman delikanlı adamsın.Büyük sözü dinle…Tamam mı?..”
“- Tamam Baş efendim!...” İnfaz Koruma Baş memuru içten samimi bir şekilde konuşmuştu.
Cezaevine ilk girdiğim zaman, ondokuz yaşımda genç bir delikanlıydım.Yaşım otuzüç olmuş vay be!...
Uzamış tırnaklarım, darmadağınık olmuş saçlarım ve hafif kirli sakalımla aynaya baktığımda görüntüm hiçte hoşuma gitmedi.Koğuşlarına geleceğimi önceden öğrenen diğer hükümlüler ismimi duyunca ürküyor ve benden çekiniyorlardı.Vücudumdaki sayısız dövme, ayağımdaki yarım bot, kot pantolon ve siyah tişörtümle hippilere benziyordum.Zaten . bazı memurlar bana “ Hippi Kralı Pippi” diye takılırlar ve dürüstlüğümü severlerdi.Benim olduğum koğuşta, yaramaz bir şey olmazdı.Koğuşta sabah erken kalkılıp yataklar düzenlenecek, banyo ve traşlar olunacak, sayım için hazır olunacak.Sayım bittikten sonra, kahvaltı yapılacak, tv izlenecek, isteyen hayal kurabilecek, isteyen kitap okuyacak.Akşam sayımından sonra, yemek yenecek, çaylar içilecek, tv . izlenecek ve saat 12.00 koğuş uykuya dalacak.Yüksek sesle yellenmek, televizyon kanallarıyla oynamak, özel bir şeyler yemek yasak!..Kurallara uymayanların yüzüne komple tükürülecek, başka koğuşa gitmesi tavsiye edilecek!...
Haziran ayı ortalarıydı.Ağaçlar meyveye durmuş, dışarıda ılık ılık yağmurlar yağıyordu.Güneş arada bir bulutlar ardına gizleniyor, sonra birden çoşkuyla parlıyordu.Tarlalar yeşilliklerini ortalığa sermiş, Sebzeler “- Ağırlıklarımı toplayın biraz rahatlayayım!..” diyordu adeta…Ondört yıl sonunda çıkan afla özgürlüğüme kavuşmuştum.Cezaevindeki bütün özel eşyalarımı içeride kalan mahkumlara bırakıp, sadece sınger marka saatimi koluma takıp, özgürlüğüme kavuşmuştum.Demir kapıdan dışarı adım atınca, sanki yeniden dünyaya gelmiş gibiydim.Çoktandır karanlığa alışkın gözlerim, ışığa bakmakta biraz zorlandı.
Sabıkalıdır hayallerim, bir gece yarısında başlar ve sadece kendime zarar vererek, daha gün doğmadan biter. Yıldızlardır şahidim, dostlarım kan emen yarasalardır....
İstanbul’ a iki saat mesafe vardı.Trenle giderken kendi alanında otlayan inek sürüleri gördüm ve içimden seslendim;
“- Of ki offf...Ah ki ahhh…Ah be kahpe kader, bu gün yine inekleri çıkarıp karşıma kendini . gösteriyorsun.Ulen kötü kader, başıma yine ne çoraplar öreceksin?Senden davacıyım ve senden alacağım var, elbet sende gününü göreceksin!..”
Hasso dayının kızı Zeynep’ e yediğimiz suçukların Hevil’ in etinden yapıldığını ağzımdan kaçırmıştım.Zeynep de gitmiş anasına anlatmış, anası da babasına anlatmış.Babası bizim evin önüne belinde silah dikildi;
“- Şeyhmus…Çık dışari!...Lo sen benim güzel Hevil kızıma nasıl kıyarsen?..Hiç mi vicdan yoktir sende?Hemen balkona dizdiğin Hevil suçuklarıni çuvale koy getir!...Utanmadan bi de bana etinden yediriysen, gavvat oğlu gavvet!…Haram olsun, yediklerin midene otursen inşallah!..”
“- Sen kime gavvat dersin pezo…Asıl gavvat senin babandır lo…Çabbik kızlarımı geri getir!...Madem ben gavvetim , gavvatin kızlarından heç gelin olur mu?..”
“- Sana kızlarını nah!…geri veririm.Hepsi bir iken, beş oldi…Az mı başlık parasi ödedim lo sana?Benden aldiğin paralarla köşeyi döndün, bi de utanmaden, Hevilimi kıyma yaptın yedin godumun!..Gözünü toprak doyursen, faşist kırro!..”
“- Kırro sensin lo, git başımdan vallah seni de vururum…Sana kaç kez dedim, Dünür şu ineğine sahip çık, elimden bir kaza çıkkacek diye…Demedim mi he, söyle?..Benim maydonoz ve lahanalerle besleyecem diye mi aldın ineği s… kılı?..”
Sinirlenen Hasso dayı silahını çekip ateşledi ve babamı tek kurşunda yere serdi.Anam, babamın vurulduğunu görünce bağrışmaya başladı.
“ -Ula Hasso… ocağımıza incir ağacı dikmişsen... Allah belanı versin senin Hasso…Nerde bu devlet, nerde bu jandarma kuvvetleri?Ah… duyun komşular duyun!..Seher, Saye, Selver, Sari, Seno, Serdem, Senem…Koşun gelin kızlarım koşun!...Babaniz vuruldu..Biz şimdi kime sarılıp da yatacağizdir?Zavallı kıllı Şeyhmus’ uma kıydılar…Allahın gazabına uğrayasın Hasso…Soyun sopun kurusun hemi, Allahından bulasın hemi!..` diğer anam bağrırı;
“- Dur gı…Soyun sopun kurusun diye bağırılır mi?Senin kızlarının soyu sopu kuruyacak, akilli ol akilli bağir!...Hasso’ nun karısı Kefser…Koş gel!...Kocan, kocamızı vurdu…Çabuk yetiş!...”
Anam elime silahı tutuşturup;
“- Evimizin direği yıkildi oğlim…Başımızdaki tek erkek sensin…Kan davamızı temizlemek sana düşer!..” Babamın vurulduğunu görünce ve analarımın kışkırtmasıyla koşarak peşine düştüm.Kendi ahırında saklanan Hasso dayıyı kıstırdım ve vurdum.Gidip Jandarmaya teslim oldum.
Hay vurmaz olsaydım!..Ne analarım ne de kız kardeşlerim, hapse girince ziyaretime gelmediler.Hesabıma da bir tek kuruş para yatırmadılar.Çok uzun bir ceza almıştım.Annemi de vasi tayin ettim.Af çıkacağını nerden bilsinler…Benim hapiste çürüyüp öleceğimi düşünmüşler.Bizim aşirete göre kız kısmı evlat sayılmadığı için, kızlara miras verilmez erkeklere verilirdi.Babamdan ve Hasso dayı’ dan kalan yüklü miras sayesinde analarım, ablalarım ve eniştelerim bir olup köşeyi dönmüşler.Arazilerimize de mütahhitler, lüks villalar vererek binalar kondurmuşlar.Eniştelerim Kako, Dedo, Namo, Lalo, Seno, Ramo, Manco olmuş iş adamı, analarım ve kız kardeşlerim olmuş sosyetik!...Zeynep ne yapıyor acaba çok merek ediyordum.Üçüz ablalarım Deste, Derya, Duygu ve Seda, Sabi Sıraz ablamlar da evlenmiştir sanırım;
“- Bekar kalacak halleri yok ya, evlenmişlerdir muhakkak.Ben onlara bunun hesabını sormaz mıyım?..Benim çıktığımı öğrenseler hepsi şok olacak…Fakat daha dur…Vakit çok erken.İntikamımı fena alacağım onlardan.Yolda görseler de tanımazlar.Ben bile kendimi tanıyamaz oldum zaten…”
Bu koca şehirde yaşamak hiç de öyle göründüğü gibi kolay değildi.Bir vilayetin herhangi bir köyünde, iki öküz, birkaç dönüm tarla, tavuklar ve koyunlar ile yaşamak, inanıyorum ki Jübiter’ deki hayat kadar güvenlidir.Böyle ortamlarda eğer tabiat, evrim müsaade etse en az yüz, hatta yüzelli yıl bile yaşayabilirim.Buyrun araştırın, niçin en uzun yaşayan insanlar hep köylerden, dağlardan çıkıyor?Hava Beleş, su bedava…Bedavadan yaşıyoruz şu dünyada… İstanbul’ da Bir apartmanın bodrum katında insan, fare gibi ne kadar uzun süre yaşar acaba merak ediyorum.Alıp başımı dağlara çıksam diyorum…Fakat yok öyle, kolay kolay pes etmem ben!...
Sabri İstanbul’ un Üsküdar semtinde yaşıyordu.İş yeri ise Taksim’ deydi.Sekiz sene evvel, adam yaralamak suçundan ceza almış ve benim kaldığım koğuşa sevk gelmişti.Paralı ve çok zengin bir mahkumdu.Bunun zengin olduğunu öğrenen koğuşumuzdaki diğer mahkum Resul, dışarıdaki adamlarına haber gönderip açık görüş günleri gelen hanımı Aylin’ i takip ettirerek iş yerlerinin adresini öğrenmişti.Adamlarına Aylin’ i tehdit ettirerek, şantajla para kopartıyordu;
“-Bak eğer istediğimiz parayı yarın saat tam 13.00 da Sirkeci garına getirmezsen, kocanın kaldığı koğuştaki adamlarımıza şişletir öldürtürüz!...Sakın açık görüşlerde kocana bir şey anlatma, anlatırsan seni de gebertiriz haberin olsun!...”
“- Yeter artık bu kaçıncı para verişim.Allah aşkına acıyın biraz.Tamam istediğiniz parayı vereceğim fakat bu son olsun.Bir daha isterseniz Emniyete gider haber veririm.Söz mü?..”
“- Söz bu sefer son…Fakat isteyeceğimiz miktar biraz yüklü olacak!..XXX milyon ytl.”
“- Ne?…Ben bu kadar parayı bir anda toparlayamam!...”
“- Sen bilirsin güzelim, bak bu genç yaşta kocasısız kalacaksın!..”
“- Peki pazartesi gününe kadar müsaade!…”
Sabri’ nin çok yüklü gayrimenkul serveti vardı.Elindeki nakit paraları tüketen Aylin, bütün ziynet eşyalarını bozdurdu fakat parayı tamamlayamadı.Ertesi gün eşini Cezaevinde ziyarete gittiğinde üzerinde tedirginlik, korku, panik ve heyecandan sesi titremekteydi.Hareketlerinden şüphelenen Sabri eşine sordu;
“- Aylin ne oldu güzelim.Sende tuhaf haller olduğunu seziyorum.Lütfen beni seviyorsan anlat!..”
Aylin olanları olduğu gibi Sabri’ ye anlattı.Sabri;
“- Vay tilki Resul vay..Benim yüzüme gülüp arkamdan kuyumu kazıyormuş da haberimiz yokmuş!...Sakın bu tip insanlara para mara verme!..Bunun arkası kesilmez.Ben içeride tetbirimi alırım.Eğer seni tehdit ederler ise . Emniyete haber ver ve bundan sonra ziyaretime gelme!...Eğer beni seviyorsan dediklerimi yap!...”
Bir gece ansızın uykum kaçmıştı ve uyanmıştım.Yemekhane kısmına su içmek için inmiştim.Resul’ ün, buzdolabının buz yapan kısmındaki, ince demiri çıkardığını fark ettim.Bunu şiş yapmak için kullanacağını hemen anladım.Sonraki günlerde uyuyor numarası yaparak, takip ettim.Demiri beton merdiven kısmına devamlı sürtüp, sivrilttiğini gördüm.Acaba bu şişle kimi şişleyecekti?Sabri kütüphaneye kitap almak için çıkacağı bir gün, Resul’ de görevlilerden kitap almak için kütüphaneye çıkmak istediğini söyledi.Şişi ayakkabısının altına gizlediğini biliyordum.Artı benim bildiğim Resul, kitap okumayı hiç sevmezdi.Koğuş kapı görevlisi üst aramalarını yaptı.İkisi de koridora çıktı.Görevliye ben de kütüphaneye çıkacağımı söyledim.Arkalarından takip ediyordum.Sabri önde yürürken, Resul ayakkabısını çıkardı şişi eline aldı.Sabri’ nin boğazına sarıldı ve şişi tam kalbine saplayacağı sırada Resul’ ün kolundan tuttum.İki yumruk salladım gözü mosmor kesilmişti.Olayları ileriden gören memurlar koşarak geldiler ve Resul disiplin nedeniyle başka bir cezaevine nakil gitti.Dışarıdaki adamları da tutuklanmıştı.
“- Sana bir can borçluyum Kazım, hayatımı kurtardın.Dile benden ne dilersen canım kardeşim?Ben senden önce tahliye olacağım.Çıktıktan sonra beraberiz.Sakın bir yere kaçmaya kalkma!..”
“- Senin canının sağlığı Sabri’ cim.Sen iyi bir arkadaşsın benim için.Sana gelecek zarar bana gelsin!..”
O günden sonra kan kardeş olduk.Onunla çok güzel günlerimiz oldu.İddiasına satranç ve dama oynardık.Kaybeden Çayı demler ve bulaşıkları yıkardı.
Sabri tahliye olduktan sonra, O gün bu gündür Cezaevine adıma para gönderdi ve bütün masraflarımı karşıladı.Şimdi koskoca Holding patronunun çok katlı iş yeri binasının tam karşısında, hayretle kafamı kaldırmış öylece duruyordum…
Holdingin giriş kapısına yaklaştığımda kapıdaki görevli;
“- Hop..Nereye hemşerim?..Öyle her önüne gelen, elini kolunu sallayarak giremez!..Duyarlı kapıdan geç önce!..”
Hayatımda ilk defa bir duyarlı kapı görüyordum.İçinden geçtim ve sinyal verip ötmeye başladı.Bunun üzerine görevli;
“- üzerinde cep telefonu veya demir aksanlı malzemelerin varsa çıkar ve masaya koy!..Değilse giremezsin!..”
Cezaevi çıkışımda Sabri’ nin gönderdiği son paramla, ilk işim tren bileti ve kendime silah almak olmuştu.Belimden silahı çıkarıp, masaya koydum.Gözleri dehşetle açılmış güvenlik görevlisi, bana şüpheyle bakmaya başladı;
“- Silahınız burada kalacak.Ruhsatınız yoksa şayet emniyete ihbar edeceğim!..”
Sinirlendim ve genç görevlinin yakasının gömleğine sarılıp, boynunu sıktım;
“- Bana bak usta…Sabri beye aç şurdan telefon da asabımı bozma!..”
Oldukça korkan görevli;
“- Peki peki anladık usta, sinirlerini bozma!..Kimin aradığını söyleyeyim?..”
“- Kasımpaşa’ lı Kazım dersin, O anlar!..”
Görevli gereken konuşmayı yaptıktan sonra, U dönüşü yaparak çark etti.Çok kibar ve saygılı bir biçimde;
“- Kazım bey, beni takip edin lütfen!..Sabri bey, bizzat size yol göstermemi söyledi.Hiç böyle yapmazdı.Sizin çok önemli biri olduğunuzu anlamıştım ben zaten!..”
Asansörle son kata çıktığımızda görevli, elindeki bir kartı kapıya soktu ve kapı açıldı.
“- Anahtarlar da değişmiş görmeyeli!..” diye söylendim.
İçeriye girdiğimizde koruma güvenlik görevlisi ;
“- Sen azıcık bekle, sekreterine haber vereyim!…”
Masada oldukça güzel bir bayan sekreter oturuyordu.Ablam Derya’ ya da ne kadar çok benziyordu.Güvenlik görevlisi sekretere;
“- Derya hanım, Sabri beyimizin beklediği misafirini getirdim.Haber verirseniz sevinirim.Benim aşağıya inmem lazım!..”
Başımdan aşağı kaynar sular boşalmıştı.Evet bu Derya ablamın ta kendisiydi.Fakat kendisi beni tanıyamadı;
“- Buyurun beyefendi, Sabri bey sizi bekliyor…”
İçeriye girdiğim zaman, masasında oturan Sabri yerinden kalkarak, bana sarıldı ve kucakladı.
“- Vay Kazım….Aslan arkadaşım, kan kardeşim benim.Burası bundan böyle, senin de iş yerin sayılır.Senle biraz muhabbet yapalım, daha sonra kalacak yerini ve sana açacağımız iş yerini konuşuruz…”
“- Ben buldum bile işimi...Söyle bakalım, benim Cezaevindeki lakabım neydi?..”
“- Kasımpaşa’ lı Kasap Kazım!..”
“- Lakabıma yaraşır iş olmalı, kasaplık yapacağım…”
“- Madem öyle Kasımpaşa’ nın en merkezi caddesinde, kasap holdingi kuracağım sana!..”
“- Bu arada benim Askerlik şubesine uğramam gerekiyor.Cezaevinden çıkarken bir kağıt imzalattılar…Askerliğini yapmamışsın, şubeye uğraman lazım dediler...”
“- O işler parası olan için artık basit….Üç aylık paralı askerlik yaparsın olur biter.Sen gelinceye kadar iş yerini de hazırlarım.Bütün evrakları senin üzerine yapacağım.Sen iş yerinin patronu olacaksın.Dilediğin işçiyi alabilirsin.Okey?..”
“- Sabri, senin hakkını nasıl öderim bilemem…”
“- Sen olmasaydın ben çoktan öbür dünyadaydım.Asıl ben senin hakkını ödeyemem.Bu dünyada ahdım var, neyim varsa yarısı senin…”
Şehir yorgundu, uykusuzluk gözlerinden sızan yaşlardan belli ediyordu kendini.Yüreklerinde aşk barından binlerce insan, sevgiliye sarılacağı anı bekliyordu… Sabırsızlıkla akıp gidiyordu zaman.Mahpus damlarındakiler ise ranzalarında kıvranıp sancılar içinde, yüreklerinde bir gram ümit kalmamış halleriyle ve hayalleriyle baş baş aydılar şimdi…
Daha uykusundan yeni uyananlar ve işlerine okullarına ya da her nereye gidecek olan insanlar.Yahut gece vardiyalarında tükenerek, yorgunluktan uyuya kalan insanlar...Per perişan sayılmazdı kimse, sancılı insanlar kadar bu şehirde.Bu şehrin adı gelmiyor aklıma, dilim sökemiyor harflerini…Lakin İstanbul bu şehrin adı.Sevdirir hayran bırakır, sonra süründürür ve öldürür adamı…Bazen öksüz olurmuş, bazen hüzün, bazen aşk, bazen de fırtına...Her insan başka ad takarmış denizine, boğazına, adalarına ve modalarına...
Diyorum ya yazdırıyor bu şehir, hem kendini hem insanını, satır satır. Gürültüsü acı bir feryat oluyor bazen, bazen de aşkın nağmelerinden oluşan bir ezgi…
Sabri bana Üsküdar’ da kendi villasına yakın bir ev alıp, yan yana oturmak istediğini söyledi.Ben ise Kasımpaşa’ da bir ev beğendiğimi ve iş yerime yakın oturmak istediğimi söyledim.Kasımpaşa’ da bahçeli, tiripleks bir villa satın aldık ve içine yerleştim.İki gün sonra da askere beni yolcu etti.
Askerliğimi Burdur’ da üç ay . kısa dönem olarak, paralı askerlik yaptım.Arkadaşların çoğu benim gibi orta yaşlı sayılırdı.Kimi üniversite tahsili görmüş, kimi de yurt dışında çalışan Türk işçileriydi.Cezaevinin zorluklarını yaşamış birisi olarak, askerlik bana çocuk oyuncağı gibi geldi.Üç ay, göz açıp kapanıncaya kadar geçti ve silüs kağıtlarımı alıp İstanbul’ a geri döndüm.Aklım hala Derya ablama takılıp kalmıştı.Onunla ilişkilerimi ilerletip bütün sülalem hakkında bilgi almak ve kimin nasıl olduğunu ve ne yaptıklarını öğrenmek istiyordum.Nasıl olsa beni daha tanımıyordu!…
Kasımpaşa’ da satın aldığımız büyükçe bir mağazanın tadilatı, devam ediyordu. Kasap Holdingin açılışına, iki aylık bir zaman kalmıştı.Bu arada ben, Sabri’ nin iş yerine sık sık gidiyordum.Amacım Derya ablamla muhabbeti genişletmekti. Sabri’ nin işlerinin yoğun olduğu zaman, büroda ben oturuyordum. Arada bir Derya ablamı çağırır, muhabbet ederdim.
“- Derya hanım siz nerelisiniz?..”
“- Biz aslen Mardin’ liyiz.Fakat ben iki yaşımdayken Kasımpaşa’ ya gelmişiz.Orada büyüdüm.Babamın iki karısından ondört kardeşiz.Onüç kız bir erkek.Erkek kardeşim rahmetli oldu, çok severdik kendisini…”
“- Ne…? Öldü mü yoksa erkek kardeşiniz?”
“- Evet...Benden iki yaş küçüktü ve ismi de Kazım’ dı.Ne tuhaf bir hayat… Şimdi yaşasaydı senin yaşında olacaktı…Sana o kadar çok benziyordu ki, saçını sakalını kes biraz andırıyorsun. Adam öldürmekten hapse düşünce, içerde öldüğünü söyledi annemler.Bir daha kendisinden hiç haber alamadık.Mezarını dahi bilmiyoruz.”
Vah kurnaz annelerim vah…Zavallı kardeşlerimin hiç suçu, günahı yokmuş demek...Benim öldüğümü sanıyorlarmış.
“- Siz nerelisiniz Kazım bey?...”
“- Şey..Ben yozgat’ lıyım…”
“- Sabri bey’ in iş ortağı olduğunuzu öğrendim, hayırlı olsun.Çok iyi bir insandır kendisi.Dört yıldır burada çalışıyorum ve çok memnunum kendisinden.”
“- Hangi okul bitirdiniz Derya Hanım?..”
“- Ticaret lisesi . mezunuyum…Lise bitince, İTÜ işletme bölümünde okuyordum.Biz üçüzüz…Diğer kardeşlerim Üniversiteyi bitirdi.Ben okurken, okuldan birini sevdim evlendik.Zengin bir ailenin çocuğuydu.Evlendikten iki ay sonra, alkol alıp aşırı hız yapınca, boğaz köprüsünde bariyerlere toslamış ve kaybettik.Evlilikten de hiçbir şey anlamadım…”
Bir gün dışarıdan Derya ablamın hıçkırık seslerini duydum, Karşısında bir adam, bekleme salonunda sandalyede oturuyordu.Benim kendisini izlediğimi fark etmedi.Hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlardı.Adam ayağa kalktı ve O’ nu tek parmağını kaldırıp tehdit ederek;
“- Ben gidiyorum.Dediklerim yapmayı unutma!..” diyerek çıkıp gitti.Derya, adamın ardından gözü yaşlı ve çaresiz olarak kala kalmıştı.Yüreği çok ezikti ve korkuyordu;
Salona girdiğim zaman beni gördü ve şaşırmıştı.
“- Hayırdır Derya, bu adam da kim?..”
“- Yok bir şey Kazım bey…Yok bi şey!..” dedi ve hıçkırarak lavaboya yüzünü yıkamaya gitti.Yüzünü yıkarken bile hıçkırıyordu;
“- Ben şimdi ne yapacağım…Ailemin yüzüne, eniştelerimin yüzüne nasıl bakacağım..” diye böğürüyordu sanki.Kendine gelmesi için bir tokat attım;
“- Bana anlat Derya!..Kimseye söylemeyeceğim sana söz veriyorum.Sadece ikimiz arasında kalacak bu olay.Ne olur güven bana!..”
Derya bana başından geçenleri olduğu gibi anlattı.
“- Şimdi bir planım var onu uygulayacağız.Dediklerimi harfiyen yap.O’ nu cep telefonunla ara ve Sana vereceğim adrese gelmesini söyle.Gerisini bana bırak ben hallederim.
“- Sen kimsin, benden ne istiyorsun?..”
Adamın gözlerindeki bağı çözdüm;
“- Sivil polisim ben!..Bu kadını tanıyor musun?..”
“- Hayır nerden tanıyayım..İlk defa görüyorum!..”
Derya ablam sinirlenir ve adamın suratına iki tokat patlatır;
“- Sus...Yalancı, sahtekar herif.Bana çektirdiklerinin hesabını vereceksin.Şimdi Savcıda benim, adalette benim!..”
Şu dünyanın işine bak, ben sülalemizden hesap soracaktım!..Şimdi ablamın düştüğü duruma bak, O’ na yardımcı olmaya çalışıyordum.Ne de olsa kan . çeker derler…
“- Hadi bakalım, korkusuz korkak herif!..Soyun ve giy şu eteği!..Kadın kısmına erkeklik taslaması kolay.Şimdi kadınlık yapma sırası sende…Çabuk giy şu eteği!..”
“- Hayır!.. Lütfen acıyın bana, Çocuklarım var benim!..”
“- Sen bana acıdın mı len köpek, söyle bana…Sen bana acıdın mı?..İnternette aylarca chat yaptık.Sana güvendim ve inandım.Buluştuk güzel güzel konuştuk anlaştık.Bana karından boşandığını ve evleneceğimizi söyledin.Seni adam sandım, gönlümü verdim.Sinsi bir yılan gibi girdin koynuma ve sonra gizlice sevişme görüntülerimizi çektin kameraya.Gerçek niyetin çıktı ortaya.Sana az mı para yedirdim ulan?...Kocam trafik kazasında öldüğünden beri, ilk kez birini sevdim Sen de bana Yamuk yaptın.Şimdi senin çok orijinal görüntülerini ben . vereyim internete de aklın başına gelsin!..”
“- Tamam tamam tanıdım…Sen Deryasın sen!..”
Ondört yılda neler değişmiş.Bu chatler metler de neyin nesi.Bu arkadaşlık siteleri filan nedir, kafam hiç basmıyor.Millet kameradan kameraya, birbirlerini seyrediyorlarmış.Ben eskiden evimizin camına çıkar, Zeynep’ in yürüyüşünü seyrederdim.Dünya hızla değişmiş…
“- Derya bunu sen yapmalısın, al eline şu kırbacı ve vur sırtına!..”
Adam tedirginlikle başını kaldırıp Derya’ yı izlemeye başladı.Sinirlenen ablam kırbacı adamın sırtına vurdukça vuruyordu;
“- Tamam görüntü CD lerini vereceğim.Bundan böyle karşınıza da çıkmam söz veriyorum bırakın beni artık, çok utanıyorum…”
“- Nerede?..”
“- İş yerimdeki masamın sağdan ikinci çekmecesinde...Of sırtım yanıyor…”
“- Tamam, şimdi ellerini çözüyorum.Arabayla gideceğiz ve bize teslim edeceksin.İstersen teslim etme… Senin çıplak görüntülerin de baya güzel çıktı doğrusu…Ailene ve çevrene postalarım.Şişede oturma sahnen de çok güzeldi hani...Hele o etekli ve makyajlı haline ne demeli?..ha ha ha
İlk gördüğümde kir pas içinde , paspal bir görünümü vardı .Henüz onüç yaşında bir çocuktu.İş aradığını ve karın tokluğuna çalışabileceğini ve barınacak bir yer sağlandığında her işi yapabileceğini söylüyordu. Onu gören, güvenemez ve işe almaya cesaret edemezdi.Cezaevinde uzun süre yattığım ve çok insan tanıdığım için insan sarrafı olmuştum. İnsanlar dış görünümlerine göre yargılanmamalı idi.Cama astığımız “ çırak aranıyor” yazısını gören çocuk, çalışmak için başvurmuştu.Diğer çalışan işçim kasaplıktan anlayan eniştem Lalo’ ya yalvarıyordu.Çocuğun pis halini gören Lalo, çocuğu kovaladı.Ağlayarak giden çocuğa seslendim;
“- Hey…Ufaklık gel bakalım sen buraya!..” Sesimi duyan çocuk eliyle göz yaşlarını sildi ve ürkerek yanıma yaklaştı;
“- Buyur abi…”
“- Senin iş aradığını ve çalışmak istediğini duydum.Annen baban yok mu?Senin çalışacağını biliyorlar . mı bakalım?..”
“- Annem beni doğururken ölmüş abi.Babam da başka bir kadınla evlendi.Üvey annem kendi çocukları olduktan sonra, beni hep dövüyordu.Hiç suçum yokken, babama beni yaramazlık yapıyor diye şikayet ediyordu.Haksız yere babam da dövmeye başladı.Daha sonra devlet yurduna verdiler.Orada da kimsesiz olduğumuz için kötü davranıyorlardı.Sıcak suyla banyoda yıkadılar ve ölmüş anneme küfür ettiler.Dayanamadım kaçtım.İki yıldır sur dibinde, gariban arkadaşlarla kalıyorum.Tinercisi var, hırsızı var, şarapcısı ve her türlü insan var ama ne yapayım.Soğuk kış günlerinde bankamatiklere girip korunuyoruz.Çocuk olduğumdan kimse bana iş vermiyor.Evlerinde köpek besleyen Madamları gördükçe, insanlığımdan utanıyorum be abi.Tahtadan bi ayakkabı sandığı çaktım ve Taksim’ de ayakkabı boyayayım dedim.Diyarbakır mafyası çocuklar, yabancıları sokmuyorlar.Aç kaldığım zaman, lokanta önlerindeki çöplerden ekmek toplayıp yiyorum.Çöplerden kutu bira, kağıt ve naylon toplayıp satıyorum fakat nereye kadar?..”
“- Adın ne senin ufaklık?..”
“- Adım Ömer abi…”
“- Hemen seni güzel bir yıkayıp, üzerine yeni elbiseler almak lazım.İşe alındın, hadi gel benimle!..”Lalo söze karıştı;
“- Başımıza iş açmayalım patron!..Kimin nesi, kimin fesi?”
“- Her yanım dert dolmuşken, böyle ufak dertler radyo cızırtısı kalır be Lalo… “
İki gün içinde çok belirgin bir değişiklik olmuştu.Lalo da çok memnundu.Söylediği her sözü ağzından daha çıkarken, yerine getiriyordu.Müthiş bir kavrama yeteneği vardı.Yarım bıraktığı ilköğretim okulunu dışarıdan bitirmesi için okula yazdırdım. Paranın her iki yüzünü de görmek gerektiğine inanırdım.Yazı mı Tura mı?..”
Derya ablam Kasımpaşa’ da Et marketi açacağımı öğrendiğinde çok sevinmişti.Açacağım iş yerinin, evlerine yakın olduğundan sevinci bir kat daha artmıştı.
“- Derya Hanım, kasaplıktan anlayan, eli iş tutan tanıdığın biri var mı?..”
“- Ay olmaz olur mu!...Eniştem var Lalo…Yıllarca kasaplık yaptı.Babamdan ve babasından miras kalınca Tekstil işine soyundu ve ekonomik krizde batırdı.Şimdi kahve köşelerinde boş boş oturuyor.Allah var çok iyi ve dürüst adamdır.Ablam iş bul da çalış diyerek, cır cır başının etini yiyor.Annemin ve annesinin bankalarda paraları çok fakat herkes hissesini aldı diye kimse yardım etmiyor…Ay çok iyidir eniştem.Al işe çok memnun kalacaksın kendisinden!...Kasada müşterilerden hesap almaları için güzel bir bayan oturmasını istersen, üçüz kardeşlerimden Duygu var.Üniversite muhasebe bölümünü bitirdi.Yıllarca bankada şef olarak çalıştı.Banka batınca, tazminatını verip işten çıkardılar. ”
“- Söyle yarın iş yerime gelsinler.Her ikisini de işe alıyorum!..Elamanlar başlasın bu hafta işe alışsınlar.Haftaya büyük bir açılış yapacağım.Bütün . Kasımpaşalılar devetlimdir.Sokağa büyük bir mangal kuracağım ve şiş köfteler açılışta bedava!...Kasap Holdingin adı:” KASIMPAŞA’ LI KASAP KAZIM” olacak.Tabelası hazır, taktıracağım.Yeterince işçi aldım, ailene de haber ver açılışta hepsi davetlimdir!..”
“- Kız kardeşim Derya, kasiyer aradığınızı söyledi.Sizinle tanıştığıma memnun oldum Kazım bey.Benim adım Duygu!..Derya sizi anlata anlata bitiremedi.Rahmetli kardeşime de gerçekten çok benziyorsunuz.Ben bankada çalışıyordum ve ayrılmak zorunda kaldım.Eşim de çalışıyor fakat, İstanbul’ da tek maaş yetmiyor biliyorsunuz.Her şey ateş pahası.İki çocuk var okula gidiyor, onların dünya kadar masrafları oluyor, malumunuz veçile…”
”- Maşallah… Derya’ nın kardeşlerinin hepsi de mürekkep yalamış, kültürlü kişiler galiba!…”
“- Yok be anacım nerde!…Mardin’ de evlenen yedi ablam zır cahildir.Sonradan görmeler.Biz İstanbul’ a gelince dört kardeş okuduk sadece diğer üçü de okumadı.Daha küçüktüm, Mardin’ de oturuyorken yedi ablam Hasso dayı’ nın oğlanları ile başlık parasıyla evlendiler.Hasso dayı kan davası yüzünden oğlanları ve gelinlerini alıp, İstanbul Kasımpaşa’ ya göçünce, annelerimiz de kızlarının hasretine dayanamadı. Babam Şeyhmus’ a . yaptıkları cilveler ve baskılar sonucunda, biz de Kasımpaşa’ ya yerleştik.Bir erkek kardeşimiz vardı.O da liseyi bitirdi.İnek davası yüzünden Hasso dayıyı vurdu ve hapse düştü.Hapiste öldüğünü söylediler.Geçmiş yılları hatırlıyorum da, okumak için ne zorluklar çektik.Okul evimize çok yakındı.Fakat babam kız çocuklarını okutmam diye inat etti.Bizi tanıyan komşuların ısrarı üzerine okula gittik.Okulda çok başarılı öğrencilerdik.Bütün malzemelerimizi öğretmenler ve okul aile birliği sağlardı.Babamdan tek kuruş masraf çıkmayınca, O da hiç sesini çıkarmadı.Öğlene kadar okula gider, öğleden sonra pazarlarda babamıza yardım ederdik.Babamız vurulduktan sonra da kalan mirasla annelerimiz bizleri okuttu, evlendirdi.Biz Derya, Deste ve ben, üçüz kardeşiz.Deste kardeşimiz de Kreş çalıştırıyor ve eşi de . mimar.Durumu çok iyi…”
“- Anneleriniz şimdi nerede ve nasıl yaşıyorlar?..”
“ –Eniştelerim ve annemler birlik oldu.Hasso dayı ve babamızdan kalan arazileri müteahhitlere verip koca koca binalar diktiler.Hepsi köşeyi döndü.Eniştelerimin kimi oto galeri sahibi, kimi iş adamı, kimi de parasını kullanamadı Lalo gibi batırdı!..” Lalo seslenir;
“- Baldız…yine benim hakkımda neler kaynatıyorsun bakalım?..”
“- Benim öz annemin adı Gülizar, diğer annemin adı Dilkoş.Biz üçüzler ve Kazım dört kardeş aynı anne babadanız.Babamın ilk karısı Diloş anadan on çocuğu olmuş.Oğlan çocuğu vermiyor bana diyerek, annemi kuma getirmiş.Eğer Kazım’ da olmasaydı, üçüncü kadın geliyordu yoldaydı.Babam öldükten sonra anladım ki annemler babamı hiç sevmemişler.İkisi şimdi birlik olup, kuaförlerden çıkmıyorlar.Her şeylerini düzelttiler de şu konuşmalarını bir türlü düzeltemediler.Annem geçen gün ellerindeki ve alnının ortasındaki dövmeleri de yaktırmış.Süslenir püslenir, Beşiktaş parkında otururlar.Elin yaşlı başlı adamlarına hava atmayı pek sever oldular.İsimlerini de değiştirmişler.Birinin adı Dilek, diğer annemin adı da Güliz olmuş..ha ha ha…Hiç güleceğim yoktu.Ne yaparsan yap dinlemiyorlar bizi.Babanızdan çok çektik, artık rahat yaşayacağız diyorlar da başka bi şey demiyorlar.Paraları bankada faizde.Evleri desen süper.Para istesek vermiyorlar.Biz sizi okuttuk gelin ettik, başınızın çaresine bakın diyorlar…”
“- Yarın ki açılışa gelecekler mi?”
“- E herhalde gelecekler…Nerde açılış var koşarlar!...Beyoğlu’ ndaki bütün açılışlara katılırlar.Şimdilerde de Televizyonların sabah programlarına katılıp para alıyorlarmış.Sevda Sayman’ ın programlarında en ön sırada oturur cak cak konuşurlar.Belki izlemişsindir.Son zamanlarda moda oldu!..En son bana telefon açtıklarında, evlenmek istediklerini söylediler.Televizyondaki evlilik programına çıkıp, ikisini de idare edebilecek, saygılı, efendi, dürüst, kılsız bir koca arayacaklarmış!.. ”
Onüç kız çocuğundan sonra benim dünyaya gelmem bir mecburiyetten ibaretti.Babam tarafından çok sevilen bir çocuktum.Babamın, diğer kız kardeşlerimi hiç sevdiğini hatırlamıyorum.Annemler de ise durum tam tersiydi.Kızlarını çok severler ve bana mecburiyetten ilgi gösterirlerdi.Yıldırmadı ki beni hiç oyuncaklarımı kırmam, üzülüp ağlamadım bile.Nasıl olsa babam ya tamir ederdi ya da paramız olunca yenisini alırdı. Hem hiç korkmadım hayattan, korkup yatağın altına da saklanmadım. Duvara yapıştırdığım resimler Tarkan, Buruce Lee, Wang Yuu...Bulutları hep kırmızı olanlar…Kırmızı çatılı, sarı pencereli evlerde otururdum hayalimde.Ben hep evin arkasındaki balkondan bakıyordum evdekilere...Annemlerin ve ablamların oyuncaklarımı alıp, sobaya atıp yaktıklarında da üzülmedim hiç…İçim hiç acımadı ki; nasıl olsa babam yenisini alacaktı.Yine boyayacaktım odamın duvarlarını kırmızıya…Bulutlarımı uçuracaktım gökyüzüne ve yine arka balkondan bakacaktım size.Ben erkek adamdım ve sizler gibi ip atlayamaz, sek sek oynayamazdım…Elma şekerim elimde, geceleri oturup aydedeyle konuşan bendim... Yıllar dediğiniz ve benden çaldıklarınız, geçti gitti beden ömrümden. İki harfin geçtiği iki heceli kelime, hep gizem kaldı dudak ucumda.Gerçeği gördüm ya, sırtım dönük beklerken, arkamdaki adım seslerine kaçamak göz atışları yaptım.Gerçek de . benim kadarmış oysa pembe bulutlara çizdiğim…heybetli vücudum, geniş omuzlarım, simsiyah saçlarım, sakalım ve bıyıklarım…Gür sesimle, gözleri ben diye bakan ben değilmişim.Benden çaldığınız ondört yıl için, sizlere ondört kırmızı gül sunuyorum.Adımı her andığınızda hep `mış` larımı kullanıyorum. Masal gibi bir varmış bir yokmuş...
Özlüyorum, özlemenin rengini bilemeden, ağlıyorum.Sizlere acılarımı, kör kurşunun kanadına yazıyorum ...Her töre kurşununda, vurulma ihtimalime karşın.Ben sizi af ediyorum, Allah da affetsin diyorum…Beni duyuyor musun baba?... Bak bedenim var ve ben hala yaşıyorum.Çalıyorum yılların kapılarını tek tek.Senin de bedenin var mı baba, bana gelecek kadar? Kapıların var mı benim gibi?Baba kötü şeyler oluyor buralarda…Duygularımın ateşi çıkıyor, karanlık sulara gömülüyorlar yavaşça.Bana çok Uzaklar... Ah o uzaklar ne kadar yakın bana.Her yıldırım düşüşünde, korksam da korkamıyorum!..Utancımdan sarılamıyorum anama…Kestiğim tırnaklarımı zarflarda saklıyorum.Sana mektup atarsam, onlar da gelmek istiyorlar. Sana uzuyor sana kızıyor tırmalıyorum öfkemi. Kalın yalanların vardı bana, benimse sana söyleyemediğim her yıldırım çarpışı özlemlerim. Bedenimin kaç ömrü var daha çarpışacak.Çakıyorum dünyanın, alfabenin ilk ve onbeşinci harfine.Yere düşüyorum bu sefer de dizim kanıyor...Hadi gel yıldırım düşmeden tut elimden kaldır beni baba.Ağlayamıyorum, bilirsin erkek adamım ben!...
Kasımpaşa’da Kasap Holdingimizin açılışını duyan ve ekmek arası bedava kepap yemek isteyen insanlar, sokağa sıralanan uzun mangalın başında sıralanmışlardı.Kebabını ve ayranını alan ayakta yemek yiyorlardı.Her taraf çiçek bahçesine dönmüştü.Lalo’ nun kulağına fısıldadım;
“- Lalo!...Sanayi bakanlığının ve Kültür bakanlığının çelenklerini unutmuşsun?..Al şu parayı da eksik bakanlıkların çelenklerini tamamla, biraz çabuk ol!..”
“- Ulaştırma bakanlığının çelenki de yoktir…Hemen bir çırpıda yaptırır ve ulaştırırım patron, sen hiç merak etme!..”
Duygu söze karışır;
“- İlahi Kazım bey, bu çelenkler . de neyin nesi?..”
“- Bizim millet gösteriş meraklısıdır Duygucum…Bakanlardan ve milletvekillerden çelenkler geldiğini görünce basın ve yayın ilgi gösterecektir.Gör de bak!...Akşam bütün haberlerde bizden bahsedecekler.Bedavadan reklamımızı yapacağız…Aman çaktırma, kameralar görüntülerimizi çekiyor!...O…Sabricim hoş geldin.Açılışı yapmaya hazır mısın ortak?.. ”
“- Bu kadar güzel bir açılış töreni olacağını ummazdım Kazım’ cım...Her taraf çelenk bahçesine dönmüş.Baksana, bütün bakan ve ünlü işadamları çiçek göndermiş!…Bu iş kesin tutar!...”
Sabri kameralara doğru gülümsedi ve röportaj vererek kapının girişindeki kırmızı kurdeleyi kesti.
Duygu ve Derya ablam, açılıştan sonra gelen misafirlerle tek tek ilgilenmeye başladılar.Bütün sülalem oradaydı.Yıllardır görmediğim ablamlar ve eniştelerim, ablamların büyümüş çocukları, yüzlerce akrabam vardı.O kadar çoğalmışız ki, isimlerini aklımda tutmam imkansızdı.Birden televizyoncuların karşısına geçmiş, onlarla muhabbet eden iki kokoş kadını gördüm.Saçlar yapılmış, rüküş makyajlarıyla
Konuşmaları duyuluyordu eliyle hışımla kameramana vuruyordu;
“- Allahın adını bu işlere ne karıştırıyon lo...”
“- Amma cenabet kadınlarmışsınız sizde ya…Bi daha sizi evlendirme programına sokmayacağım!…”
“- Ne cenabeti lo,daha dün hamama gittik? Dilek …şuna bi şeyler söyle kız …Dün sırtımı liflen ovuşturmadın mı zilli...”
“- He vallah doğri söylir..”
“- Ninecim ben öyle demek istemedim, siz yanlış anladınız…”
“- Şuna bak şuna, kız Güliz bana bu nine dedi…Senin anandır nine!..Hem peşimize ne diye takılıyon sen?Biz manken, artist miyiz kine?..”
“- Program . yönetmenime söylemişsiniz açılışa gideceğiz diye…Halk sizi çok tuttu ve beni de sizi izlemekle görevlendirdiler.Evlenme programında, ilginç perspektiflerinizi yayınlayacağız.Şöyle azıcık gülümseyin de çekelim.Zengin erkekler talip olacak merak etmeyin!...”
“- Doğru mu diyon len kameramancı!...”, diyerek omzuna vuruyordu.Kameraman;
“- Dilek hanım sesiniz çok güzeldi.Programda dinlemiştim.Tekrar kameraya bakıp söyleseniz.İzleyiciler merakla bekliyor…”
“- Size Mardin yöresinden bi türkü deyiverem…Mardin Kapı şen olir…Le le l ele…”Derya ablam seslenir;
“- Anne!...Gelin bak size patronumuz Kazım beyi tanıştırayım!...”
Eski güzelim bahçeli evlerimiz apartmanlara dönüşmüştü.Yerliler ile yabancılar aynı bina da oturmaya başlarken, doğup büyüdüğüm semtimiz bana adeta yabancı gelmeye başladı.Çocukluk ve gençlik yıllarımın eski esnafları, kaybolup gitmişti.Bakkal Musa amcanın yerinde kocaman hiper market kurulmuş, kasapın, manavın, ayakkabıcın, terzinin yerlerinde yeller esiyordu.Küçük esnaf yok edilmişti.Sanki İstanbul’ un fethi yeni başlamıştı da insanlar akımlar halinde Kasımpaşa’ ya yerleşmişlerdi.Orta Asya’ dan gelen yeni kavimlerdi bunlar. Belki de bir Pers saldırısıydı.Kocaman göbekli, göğüsleri kıllı ve boyunları altın madalyonlu, şövalye yüzüklü, kolları . künyeli, bu goril kılıklı adamlarla elimi uzatıp tokalaştıktan sonra, Gülizar annem;
“- Efferin sana oğlim…Kasımpaşa’ mızın, böyle güzel bir kasap dükkanina ihtiyaci vardi.Artan kemikleriniz olursa bana ayırın.Evde kedi ve köpeklerimi doyurayım.Benim kızlar da çok çalışkandir ha…Damadım Lalo’ da öyledir.Sakin patronunuzun sözünden çıkmayın lo hemi!..” Duygu ablam seslendi;
“- O... kızlar . bu ne şıklık, bu ne güzellik böyle!... valla helal olsun sizlere, kendinize iyi bakıyorsunuz.Her Allahın günü yeni bir elbise, saçlar da yapılı, ohh gel keyfim gel…Anne, bizim patron ne kadar da rahmetli kardeşim Kazım’ a benziyor değil mi?..”
“- Dur lo sana şöyle bi bakim…He vallah tıpkı rahmetli oğlim.Oğlumun sağ göğsünün memesinin üstünde bir ben vardi…Oğlim aç şu bağrını bakim!..” Derya ablam kızarak söylendi;
” - Anne dur, ne yapıyorsun sen?..Ayıp denen bi şey vardır ya!..” Ben dayanamaz göğsümü açarım;
“- Ula bu ne!..Her tarafını dövdürmüşsen?..”
“- Evet Güliz teyzecim.Bu yıl dövme modası var!..” Dilkoş anne söylendi;
“- Abov..kız Dilek, . ben de alnımın ortasındaki dövmeleri, salak gibi sildirmişem…Baksana bu yıl pek modaymış.Ne bilek gız anam…ha ha ha…Yeniden mi yaptırsem acep?..”
“- Yaptır da, görünmez bi yerine yaptır!..Bak bu beyefendi oğlumun dövmeleri görünüyor mu ?Senin ta alnın ortasındaydı gız...Şimdi münasip bi yerine yaptır da, kocamız olacak herife gösterirsin.Farklı görünek zilli!...ha ha ha…Kameramancıya bak hala bizi çekiyor.Meşhur olduk gız Güliz...” Dilkoş ana gülme krizine girince, karnında sancılar başladı ve başladı karnını tutarak zıplamaya;
“- Alllaaahhhh!..Yanmışem aney!…” Derya ablam sordu;
“- Ne oldu anne, neyin var?..Etleri bedava bulunca, çok yersen olacağı bu!..”
“- Abbov…sıfır sıfır yok mu burada?.. çabuk…İçim yanıyor, abdestim geldi.İçine . müshil mi koydiniz bu ayranın ne?..”
“- Hay Allah!...Teyzecim geç iç tarafa, solda tuvaletler var.Ömer!...Teyzene yol göster!..”
“- Kes evladım tamam…Traş vakti bitti, azıcıkta ekonomi haberlerini oku bakalım!..”
“- Vay teyzeme bak!..Neler de bilirmiş!..” Kameraman seslendi;
“- Dilek hanım, çok güzel...çok güzel...Biraz daha devam edin!.. Karnınızı tutarak kolbastı oyunu, çok hoş!..İzleyen seyirciler bu görüntülere bayılacaklar...”
“- Hay başlayacağimdir şimdi senin kül bastına, kel bastına...Çişim geldi çişim!..Ben bu şekil konuşmalardan anlamirem nakit görmem lazım canım, nakit!..” Kameraman şaşırdı;
“- Hıı…?” Güliz ana söylendi;
“- Diyor ki; televizyon kanalınız ödemeyi kredi kartıylan mı, yoksa peşin mi yapacak?..Sevda SAYMAN hep nakit öder de!…Ulan . kesime giden inekler gibi bön hallerinden bir an önce vaz geç, bana da tren muamelesi yapma anladın mı, kameramancı başı!..”
“- Anladım anladım..Hepsi bu kadar..”
Koşarak giden Dilek Ananın sesi, tuvaletini yaparken de devam ediyor ve bir yandan da avazı çıktığı kadar bağıra çağıra yarım yamalak bildiği bir şarkıyı söylüyordu;
”- Buraları yıkılıyo benden sıkılıyo…Her akşam peşime bıyıklı takılıyo… ninanina nam ninanam nam…İçin için yanıyo yanıyo şu gönlüm…İçimde kim vardir bir bilebilsem nay ni nom…”
Hem çıkarma işini yapıyor, hem de poposunu sallayarak ritme ayak uyduruyordu sanırım!..Tuvaletini yapan Dilek Ana birden, klozetin üzerine çıkmış kafası dışarıda bağırdı;
“-İmdat…Bu kapı açılmiyor imdat…Can kurtaran yok mi?..”İçeri girildiğinde kendiliğinden kilitlenen otomatik kapı içeride bulunan ve “buraya basınız” oku ile gösterilen düğme ile açılmaktaydı.Cevap verdim;
“- İçerdeki `buraya basınız” düğmesine basın!..Kapı açılır Dilek hanım…”
“- Hay allah, her gün yeni icatlar çıkiyor.Bu maslukar da akmıyo evlat!...”
“- Musluğun altına ellerini beddua eder gibi aç, sular kendiliğinden akar!..”
Ondört yıl sonra özgürlüğüne kavuş, şu icatlara bak.Hiç ellerin kolların yorulmuyor.Her şey otomatiğe bağlı.
“- Ah sağol evlat…Kız Güliz eve geç kalmayah..Akşama bizim dizi var, `çılgın kızlar tatilde..` Oğlum seni de kahve içmeye bekliyeh muhakkak gel!...Ha.. biz gitmeden, şurdan iki çiçek sepeti alak…Salondaki masaya . pek güzel gider doğrisu!..”
Singer saatimi açılışta koluma takmadım.Eğer taksaydım beni mutlaka tanıyacaklardı.
Bunlara öyle bir tuzak hazırlamalıydım ki altından kalkamasınlar ve bana çektirdiklerinden bin pişman olsunlar.
Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, bir anda İstanbul sokaklarını esir aldı. Birkaç dakika içinde meydana gelen bu ani hava olayı şaşırttı. Yağmurdan . sırılsıklam olmuş bir kır kadın girdi içeri;
“- Çok ışlandım abey…İyi oldu iş yerinizi de öğrenmiş oldum bu yağmur sayesinde.Açılışa gelemedim kusura bamya.O gün Beyoğlu’ nda bir filmin galasına katıldım.Şurdan bir kilo kıyma ver de eve götüreyim akşama yaprak sarması yaparım!..”
“- Kızım Beyoğlu yosması gibi ne dolanıyon ortalıklarda?..Senin . erkek düşmanı, feminist olduğunu bilmesem, basarım tokadı.Sen bize babamız Hasso’ nun emanetisin.Bi tanecik göz bebeğimiz, kız kardeşimizsin.Evlen…evlen de kurtul şu anamın çal çenesinden!..”
“- Erkek milleti, verem illeti…Ölene kadar kız kurusu kalacağım, var mı bi diyeceğiniz?..Hamsiler Karadeniz!..”
“- Özür dilerik Kazım bey, bu benim kız kardeşim cadı Zeynep!..”
Aman allahım Zeynep demek daha evlenmemiş!…Şu an kaşımda duruyor ve ne kadar da değişmiş görünüyordu.Güzelliğini gizler gibi bir hali vardı.Elimi uzatınca göz göze geldik.Beni görünce göz bebekleri, şaşkın bir ifadeyle büyümüştü.Seslendi;
“- Kazım!..” Lalo seslendi;
“- Evet Kazım…Fakat bu Kazım senin vuracağın Kazım değil.O Kazım şimdi mefta oldu…Bu bizim patronumuz Kazım bey!..” bilmemezlikten geldim ve söylendim;
“- Ne başka Kazım’ ı Lalo, neler söylüyorsun sen Allah aşkına?..”
“- İnek yüzünden Babam Kazım’ ın babasını vurdu, Kayınçom Kazım’ da babamı vurdu.Evde bekar tek Zeynep kaldı… Töre icabı Zeynep’ de Kazımı hapisten çıkınca vuracaktı.Babamın kanı yerde kaldı.Kazım tahtalı köyü boylayınca, elimiz havada kaldı.” Zeynep . söze karıştı;
“- Kusura bakmayın, bir an için sizi kan davalımız babamın katili Kazım’ a benzettim..”
“- Zararı yok…İnsan insana benzer.Keşke O’ nun yerinde olsaydım.Sizin elinizde can vermek, cennete gitmek gibi bir şey olurdu sanırım!..” Bu iltifat üzerine çalışanlar gülmeye başladı.Canı sıkılan Zeynep;
“- İcabında her yol Mersin.Ayrıcana Tarsus-Adana istikametine yol ayrımı, şu taraftan cici beyim, tokadımı yersin!…”Duygu ablam söylendi;
“- Boşuna zahmet etme Zeki bey, karşında bir erkek düşmanı var kandıramazsınız…İltifattan da hoşlanmaz O!..Hem hop dur bakalım, sen kimin kardeşini vuracaktın?Senin baban da benim babamı vurdu!..Sen şimdi kardeşim sağ olsaydı da vursaydın biz kimi vuracaktık.Hepsi eniştem olur...”
“- Bana . bak Duygu apla, seni severim biliyorsun.Benle alay etmeyin bu konularda, akşama maç var televizyonda!..Siz de amcam olacak sümsükü vururdunuz...Ha var, ha yok...ha ha ha!...”
“- Kızım evlen…Evlen de kurtul şu Kefser ananın başının belası, tavuk vebası çenesinden!..”
“- Ben halimden memnunum.Bu yaştan sonra elin erkeğinin atletini, iç donunu yıkayamam!..Neyse sonra . görüşürüz kaç para borcum?..”
“- Bu günlük beleş olsun bendensin!..” Lalo seslendi;
“- Patron bizim sülale kalabalıktır fazla alıştırma.Parayı bastıran alır etin kralını, bastırmayan da alır marlboro dumanını…üffff…” diyerek kardeşi Zeynep’ in yüzüne içtiği sigaranın dumanını üfledi.
Aradan bir hafta geçmişti.Gözlerim yollarda Zeynep’ in geçmesini bekliyordum.Zeynep Tünel’ de bir gelinlikçide çalışıyordu.Akşamları Kasap holdingin karşısındaki otobüs durağında iniyor, Camekanımızın önümüzden süzüle süzüle geçiyordu.Duygu ablam;
“- Bu kıza bir şeyler oldu.Eskiden bir alt durakta inerdi.Şimdi yön değiştirdi, bizim durakta iniyor.Baksana makyaj yapmayan şıllık, ne kadar da güzelleşmiş.Sana abayı yaktı bu kız, Kazım bey…İlk defa bunda büyük değişiklikler seziyorum.Benim kadınca sezgilerim çok kuvvetlidir.Helal olsun sana, bir görüşte etkiledin Zeynep’ i.Ne doktorlar, ne mühendisler istedi de evlenmedi.İnatçı kaltak!..”
Tam o sırada işyerimizdeki büyük ekran TV.de evlenme programı başladı.Bir de ne görelim…Bizim açılışta yapılan çekimler ve Dilek annenin kolbastı oynayışı, konuşmaları ve şarkı söylemeleri ekranda.Canlı yayına geçildi, bunlara talep olan yaşlı adamlar kaçıp gidiyordu.İlla tutturmuşlar ikimiz bir adamla evleneceğiz diye.Adamlar da ayrı ayrı evlenmek istiyor.Seyirciler de bunları seyredip gülme krizlerine giriyordu.Reklamımızı o kadar güzel yaptık ki.Günde otuzdört kuzu ve altı adet dana eti satıyorduk.İş yerimde çalışan bilgisayar mühendisi bir genç dahi vardı.Adı Mustafa…Mustafa okuldan mezun olduktan sonra yıllarca iş aramış bulamamış.Babası ölmüş, gariban bir anası var.Bana iş için başvurduğunda haline acıdım ve işe aldım.İyi ki de almışım.Bilgisayar üzerinden “sanal” olarak evlere et satışları yapmaya başladık.O’ nun üstün zekası sayesinde satışlarımız bir kat daha artmıştı.Elamanların hepsini sigorta yaptırdım ve dışarıda alacakları maaşın iki katı maaş verdim.İş yerinde mutlu olan insanların evlerinde de mutlu olacaklarını inanıyordum.
Zeynep’ in iş yerini öğrenmiştim.Çıkış saatine yakın arabayı bir yere park ettim ve beklemeye başladım.Amacım bir tesadüfmüş gibi yolda rastlamak ve O’ nunla samimiyetimi ilerletmekti.Yolda arabanın camını açarak seslendim;
” – Hey!..Zeynep hanım…Buyrun arabaya binin, sizi götüreceğiniz yere kadar bırakayım isterseniz?..”
“- A…ne tesadüf Kazım bey!… Ben de işten yeni çıktım eve doğru gidecektim.Başkası olsaydı binmezdim..E siz yabancı sayılmazsınız.Teşekkür ederim…”
İkimiz de bir müddet sustuk.Küskündü bana geçmiş zamanlar …Yine zamansız bombaladın yüreğimi.Ne zaman kendimle kalsam, bakışların Çin işkencesi...Dilim sussa bile, artık ruhum susmaz oldu.İçimde, depremlerden arta kalan bir kent var.Yaşanası İklimlerin, sensiz yok hiç bereketi…Kahkaha atarak dolaşsak yine seninle el le . sahili…Okulu kırıp gitsek Kağıthane’ ye…Balık ekmek yesek Sirkeci’ de ve yem atsak güvercinlere Yenicami’ de… Bir avuç bulut istiyorum şimdi!...Islatsın dikenli gül bahçelerimi ve hiç durmadan çalışsın kalbimin kronometresi…
Ben eski zamanları özledim.Oyun bitecek az kaldı ve perdeler kapanacak…Belki sevdamız son bulacak, belki de yeniden bir hayat başlayacak!...
“- . Size bir şey sorabilir miyim?..”
“- Tabi buyrun Kazım bey!…”
“- Çok güzel bir bayansınız, neden şimdiye kadar hiç evlenmediniz?..”
“- Sizce bu soru çok özel olmadı mı? ..” diye söylendi ve yüzünün renginin kaçtığını hissettim.Bakışlarında birden bire bir tuhaflık vardı anlayamadığım ve devam ettim konuşmaya;
“- Size kendimi o kadar yakın hissettim ki.Eğer anlatmak isterseniz sabaha kadar sizi dinlerim.Daha ilk görüşte sizden etkilendim.İstersen gel Boğaz’ da balık yiyelim ne dersiniz?..”
“- Çek arabayı Sirkeci’ ye!...Balık ekmek yemek istiyorum.Tıpkı eski günlerdeki gibi.Şeyhmus’ un oğlu Kazım bey!..Kolundaki sınger marka saati çıkarmayı unutmuşsun!..”
“- Demek tanıdın Zeynep beni ha!..Tam ondört sene….Her zaman . aklımdaydın.Eğer sen evlenseydin yaşayamazdım.Neden evlenmedin, yoksa beni mi bekledin buncu sene?..Oysa ben ölüydüm biliyorsun!..”
“- Evet seni öldü biliyordum.Hayatımda sadece seni sevdim.Başkasıyla evlenmek benim için ölüm olacaktı.Babamı öldürdüğün günden beri senden nefret ediyordum.Nefretim seni öldürmek değilmiş oysa.Senin benden önce ölümünmüş!..Seni hala sevdiğimi anladım.Ben o kadar cahil miyim.Kan’ ın davası olur mu?Yüce rabbim tarafından verilen bu canları, zamanı gelince almak yine onun tecellisinde değil midir?Kan ancak hayat kurtarmak için alınmalıdır bana göre. Yıllardır çözemediğimiz bir toplum yarasıdır kan davası. Çoğu ya tarla sınırının geçmesinden kaynaklanır, Ya da kara sevdalar yüzünden çıkar. Arada bu düşmanlıktan nemalanmak isteyen kötü niyetli insanların ateşi körüklemesi ile söneceğine alevlenerek devam edip gider nedense.Zindan olur hayat kan davalılarına. Aynı av gibidir, biri kaçar öbürü kovalar.Korku dolu zamanda ne av, ne de avcı hayatını yaşar... Töre uğruna biri ölmeli, diğeri öldürmelidir. Memleket olur yaban. Yaban ellerde ömürler tüketilir gizliden gizliye. Sıla hasreti çöker.İstese de gidemez sılasına.Bütün bunların sonucunda . av ve avcı gelir karşı karşıya.Senin gibi, benim gibi… Biri için hayatın sonu, diğeri için ise hapishane hayatının başlangıcıdır. Geriye kalan ise yitik yaşanmamış hayatlar. Gerçekleşemeyecek hayaller. Belki pembe panjurlu evlerin hayali.Kanın davası olmaz Kazım, benim seni affetmem lazım!..”
“- Ailen duyarsa ne olacak sonumuz?..”
“- Kan parası ödeyeceksin, hepsi susacaklardır…”
“- İste canım sana feda olsun Zeynep’ im..Hatırlıyor musun çocukluk ve gençlik günlerimizi?Ne güzel günlerdi o günler…”
“- Hapisten nasıl çıktın?..”
“- Üst üste Çıkan aflardan ben de yararlandım.Biliyorsun devletimiz her on senede bir af çıkarır!..Değilse müebbet yatacaktım.On dört yıldır kimseler gelmedi ziyaretime.Mahkeme kararıyla, annemi vasi tayin ettim.Sağ olsun annem de babamdan kalan bütün mirası satıp bölüştürmüş.Herkese benim öldüğümü söylemiş.Mahkemem sonuçlanınca başka şehirlere sevk gittim.Tam beş cezaevi dolaştım.Biliyordu ki ben otuz yıl yatacaktım ve nasıl olsa bir daha görmeyiz dediler sanırım.Ben de hiç sesimi çıkarmadım.Mektup dahi yazmadım.Kardeşlerim arayıp sormadı diye çok kızmıştım fakat çıkınca öğrendim ki onlar da . beni öldü biliyorlarmış…Onlara hakkımı helal ettim.Sırada iki annem var, onlarla hesaplaşmam lazım. Zenginliğime gelince, cezaevinde Sabri ile tanıştım.Bir olaydan dolayı O’ nun hayatını kurtardım.Yüreği güzel arkadaşımla kan kardeş gibiyiz.Bana O yardımcı oldu sağ olsun!..”
Ben cezaevi anılarımı anlattım, O yaşadığı yıllardan bahsetti.Zaman su gibi akıp gitmişti.Bir müddet kimliğimi gizlemeye karar verdik.Hava kararmadan Zeynep’ i eve bıraktım.Tekrar buluşma sözü aldıktan sonra, dudağına bir öpücük kondurdum.
Mahallenin sarhoşu, hapçıcı, tinercisi kapıdan selam verip içeri giriyor ve para istiyorlardı.Onlara nasihatlarda bulunuyordum fakat nafile.Önceleri yardım amacıyla para veriyordum.Baktım ki olmuyor…Birdi, beş oldular.İşçileri ve müşterileri korkutuyorlardı.Kasada duran ablam, bana nasihatta bulundu;
“- Kazım bey, bunlara . fazla yüz verirsen astarını isterler.İyilikten maraz doğar.Bunlar laftan sözden de anlamazlar.Kafaları ya dumanlı ya da sorhoşlar…Tam bu sırada sarhoş Salih göründü;
“- Selamın Aleyküm Kazım abi ne iş he?..”
Semtimizin en pislik berduşu Salih, içeriye dalıp bir koltuğa kuruldu.Duygu ablamın korkudan ayakları titriyordu. Saçı sakalı ile üstünde ki perişan kıyafetini görseniz gerçek bir felaketti.Daha yanımıza oturduğu an üstünden yayılan koku, zavallı ciğerlerimizi alt üst etmişti.Tıpkı bir kokarca gibi kokuyordu. Allah bilir kaç senedir yıkanmamıştı bu herif.Zorla gülümsedim ve dostane davranarak;
“- Salih’ cim al şu onluğu da hadi git kendine bir şarap al iç kardeşim!..” Parayı aldı yan cebine soktu. Kalkmak bilmiyordu;
“- Nasıl kayınvalideniz iyiler mi?..”
“- Ben evli değilim Salih bey hadi bakalım yaylan!..”
“- Ne beyi ulan Kazım…Biz de beylik hal mi kalmış, hasta mısın nesin sen be?..` dediğinde şaşkınlıkla etrafıma bakındım.Oturduğu koltuğa iyice yerleşmiş yaylanıyordu.İşi gırgıra alayım dedim;
”- Ne içersin, Çay, oralet?..` diye sordum.
” - Bırakın lan çayı, oraleti..Kaç gündür mazot içemedim, at yarışı da oynayamadım.Bir onluk daha ver de harmanlığımız gitsin!..` Kan beynime sıçramıştı, ben de mecburen arka cebimden bir onluk daha çıkartıp ona gülerek uzatırken;
“- Uzat Lalo usta onluk kasap bıçağımı, şunun kulağının ucunu koparayım da koşan beygirleri göstereyim ben . şuna!..” deyince Lalo bana doğru bıçağı uzattı;
“- Al Kasımpaşa’ lı Kazım!..”
Bıçağı kaptığım gibi Salih’ in kulağının ucundan hafifçe kopardım.
Salih “- Yandım anam….Deli bu adam!...” diyerek feryat figan, mahalleye doğru yangından kaçarcasına deli beygirler gibi fırlayıp gitti…Mahallenin serseri takımı namımızı duyunca, bir daha Kasap holdinge yanaşmaya cesaret edemedi.Lakabı kulaksız Salih’ e çıkan şarapçı, beni yüz metre ilerden görse, esas duruşa geçer oldu!. “ nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” Lafını boşuna dememişler…
Hafta sonları Zeynep’ le buluşuyorduk ve yaşanmamış yılların acısını doya doya çıkarıyorduk.En çok gittiğimiz yer Kumkapı’ da ki bir, salaş balıkçı meyhanesiydi.Eski gramafonda Hamiyet Yüceses’ in taş plağı eşliğinde rakı içip, balık yemekten çok keyif alıyorduk.Annemler beni yarın akşam için yemeğe davet etmişlerdi.Derya ablam’ da gelecekti.
“- Zeynep, annelerim yarın akşam beni yemeğe davet ettiler.Sen de gelsene?..”
“- Tamam ben de haberim yokmuşçasına uğrarım sevgilim…”
Evlerine doğru gittiğimde, çocukluk anılarım canlanmaya başladı.Şimdiki oturdukları binanın arsasında, bir zamanlar kocaman bahçemiz ve evimiz vardı.Ceviz ağaçlarını taşlar, tarladan kavun, karpuz toplardım.Ah…o günler, ne güzeldi o günler…Kapının Ziline iki defa dokundum. Kapıyı Derya ablam açtı;
“- Hoş geldiniz Kazım bey, şeref verdiniz…Buyurun şu terlikleri giyin, geçin salona!..”
“- Hoş bulduk Derya hanım..Annenler çok ısrar ettiler.Güliz annen her kemik almaya gelişinde davet ediyordu fazla dayanamadım artık geleyim dedim.”Beni gören Güliz annem kollarını iki yana açarak;
“- O…hoş gelmişsen Kazım bey…Vallah seni misafir etmek için dilimizde tüy bitmiştir.Sana aha Mardin’ imizin en güzel yemeklerini hazırlamışak.Mardin yöresinden bir türkü de söylerih.Kız Dilek koş gel misafirimiz gelmiştir!..” Dilek ;
“- Hoş gelmişsen patron oğlim.. Kahretsin, muskacı karı!..”
“- Ne oldu Dilek hanım hayırdır?..”
“- Sorma evlat, bu gün iki bohçacı karı geldi.Sana sihir yapılmış, ondan koca bulamıyorsin, evdeki bütün altınları getir okuyup üfüreceğim dedi.Kolumdaki üçlü burmaları, beşibiryerdeleri, sari liraları verdim.Bohçasına sardı…Sen gözlerini kapa dedi kapadım.Gözlerimi açtığımda, üfürükçü üfürdü gitti.Gitti… beşi biryerdelerim, sarı liralarım, üçlü burmalarım.Ah…ölüyorum doktor çağırın!..”
“- Hay Dilkoş anne şimdi bunların sırası mı, misafirimize yemekten önce bir kahve yap!..Sen iyi köpürtürsün.Sizde para bitmez, bankada faizdedir!…” Tam bu sırada kapı çalındı, gelen Zeynep’ ti…
“- Merhaba ben geldim…Olayı annemden öğrendim çok üzüldüm vallahi.Bu kadar saflık olur mu Dilek . teyzecim ya…Her önüne gelene kapı açılır mı?..”
“- Sorma kızım …Zaten cigerim yanir aney…Geç içeri geç!.Bak misafirimiz de vardir…”
“- Ay kızlar…Benim tansiyonum yükseldi… Allah göstermesin, beyin kanaması falan geçirir miyim?..`
“- Dilek teyzecim, yaşadığınız olay tabi ki sizi bir miktar sarsmış…Böyle tepki vermeniz gayet normal…”
“ - He . tabi…Size göre hava hoş…Hava demişken uzayda kaybolan altınlar, benim altınlarımdı.Ben onları ellerimin teriyle, Sevda Sayman’ ın programlarında, alkış tutarak kazanmıştım!..Şimdi yeni altınlar almam lazım.Yeni programlara şöyle bir havamı atayım da görenler çatlasın.Oh…sefam olsun!...Aç gız Güliz şu teyipi de göbek atak azıcık!..”Güliz ana söylendi;
“- Yemekten sonra at şu göbeciğini oynak kari, şimdi sırasıdır?..Bak oğlum Kazım, sana ellerimle Mardin yöremizin güzel yemeklerinden hazirlamişimdir.İkliçe( çörek) , kibe( işkembe dolması), içli köfte…Rahmetli oğlim de pek severdi bu yemekleri…Ah felek zalım felek...Derya, Kahiye tatlısını mutfaktan bi koşu al gel kızım!..Unutmadan masaya koyak!..”
“ Kazım oğlim, senin anan baban yoktir?..”
“- Yok Dilek teyzecim!...Neden sordunuz?..”
“- Zeynep’ i anası Kefser’ den istemeye, biz gidek o zaman?..”Zeynep’ le göz göze gelerek gülüştük;
“- Bu da nerden çıktı?...Ben size Zeynep’ le evleneceğim gibi laflar da etmedim!..”
“- Yemekten önce içtiğin kahveni ters kapadım evladım.Falında çıkti!..Aha bak görmez misin?..Burası bizim ev, bu bıyıklı sakalli sensin, bu da Zeynep’ in ta kendisi.Siz halvet halindesiniz.Kısmetinde Zeynep çıkti!…”
“- Benim falımda Zeynep çıktı!...Oh..dünden razıyım da, sizin falınızda da Remzi dayı çıktı…Bak senin içtiğin kahveyi de ben ters kapadım.Şu gördüğün, Remzi dayı…Dilek ve Güliz hatunların ortasında, Remzi dayı ikinizle birlikte halvet halinde görünüyor…Bak bak!..Gördün mü?..”
“- He vallah lo, içimin yağlari cız..cız…eridi…Kimdir bu Remzi lo, yakışıklı biri mi?..”
“- Geçen gün benim Kasaptan kemik alırken, sizleri görmüş…Çok beğenmiş.Çok zengindir kendisi ve benim öz be öz dayım olur.Karısı öldü, Bebek` teki yalısında tek başına oturuyor.Bana evlenme durumunu açtı.Ben de ikisiyle evlenirsen olur.Bunlar ayrılmaz ikili.Biri KDV si…Alışkın oldukları için, “huylu huyundan vaz geçmez” . dedim.O da “ körün istediği tek göz, Allah verdi iki göz” , diyerek sevinçten havalara uçtu.Her ikinizi de çok beğenmiş.Yarın saat ikide gelin sizle tanıştıracağım.Güzel giyinin, süslenip püslenin, saçlarınızı da yaptırmayı unutmayın ha!..Dayım rüküş sever!...Dur dur kahve falınızda başka şeyler de görüyorum…Bu çok önemli!.. ”
“- Neymiş evladım hadi söyle, ay meraktan çatlayacağim gız anam…Ne görüyorsun?..”
“- Bak şu demir kapı, şu da kör pencere.Yastığı… ranzası ve zinciri.Evet evet…bildiniz… Burası bir Cezaevi.Size benzeyen bir genç adam görüyorum…Yaşıyor ve ellerini açmış size beddua okuyor!..”
“- Ay oğlim…Rahmetli oğlim, Kazım’ ım yavrimm!..”
“- Rahmetli değil hala yaşıyor.Bak bak, şu kalbi… nasıl . da küt küt atıyor, kalbi kabarmış görüyor musun?..”
“- Ay kızlar…Bana bir fenalık oluyor.Bu gece rahat uyku uyuyamayacağım galiba…”
Beni gören tilki Remzi, elindeki havluyu bir tarafa atarak birahanesinin kapısına koştu;
“- Vay….Kimler gelmiş!...Kasımpaşa’ lım nerelerdesin sen yav…?Bana hapisten çıkınca geleceğim demiştin…Geçenlerde çıktığını Adanalı Abdul’ den duydum.Bre gözlerim . yollarda kaldı vallahi.Hoş geldin aslanım benim!.. ”
Tilki Remzi dayı ile Bayrampaşa Cezaevinde aynı koğuşta yatmıştık.Cezaevine, sahte para basmak ve dolandırıcılık suçlarından düşmüştü!..Zamanının çok iyi dolandırıcılarındandı.Dolandırdığı insanları zenginlerden seçiyor ve garibanlara da yardım etmeyi ihmal etmiyordu.Modern bir Robin Hood gibiydi O aslında…Bizlere yaşadığı hikayeleri anlatırdı ve biz gülme krizlerine girerdik.Çok zeki ve kurnaz olduğundan dolayı lakabı, Tilki Remzi’ ye çıkmıştı.Karagümrük’ te bir birahane işletiyordu.Karısı ölmüş, iki çocuğu yurt dışındaydı.Evinde tek başına yaşıyordu.Biraz hoş beş konuştuktan sonra, asıl meseleyi açtım.Geçmişte yaşanan olayları anlattım ve annelerime bir hayat dersi vermeden helalleşmeyeceğimi söyledim.
“ – İşte böyle Remzi Dayı…Bana yardım edecek misin?..”
“- Ben dolandırıcılık işlerini bırakmıştım emme!..Senin için çiğ tavuk yerim, aslanım benim!..”
“- Sağol Remzi dayı, bunlar kart, pişmiş tavuk…Etleri sert olur bunların.Analarıma fazla sulanma ha!..Ne de olsa namusumuz sayılır!..”
“- Bırak aslanım, anaların koca görsün!..”
“- Hay sen yok musun!..Yaş yetmiş, iş bitmiştir sende?..”
“- Heyyyyt çıkarayım mı bre Kazım?..”
“- Yok yok, üstü sende kalsın!..Al şu kartımı, yarın saat iki de bekliyorum!...”
“- Remzi dayıcım sizi tanıştırayım!..Bu Dilek hanım, bu bayan da Güliz hanım.İsterseniz karşıda güzel bir pastahane var orada oturun, baş başa konuşur ve kararınızı verirsiniz!...Anlaşırsanız nikah şahidiniz ben olacağım.Ok mi?..”
“- Tamam Kazım’ cım sen bak işine bre!...Bu güzel bayanlarla sohbet etmek, hoş olsa gerek be yaa!..”
Bu arada Remzi beyin ihtişamlı, tığ gibi güzel vücudunu gören analarımın, çok hoşlandıkları bakışlarından okunuyordu.Remzi bana aldırdığı en pahalı takım elbisesini ve gömleğini giyinmiş, ağarmış saçlarına güzel bir şekil vermiş, sürdüğü etkili parfümü ile analarımın aklını başından çoktan almıştı bile.Koca bir öğleden sonrayı pastanede geçirdiler.Bu kadar saat ne konuştular, ne ettiler?.. Hayret etmiştim.Birden kapıdan içeri girdiler ve Remzi dayı gülümseyerek bana göz kırptı;
“- Kazım’ cım bu fıstıkları sana emanet ediyorum.Biliyorsun benim işlerim çok bre.Kendilerinden çok hoşlandım be ya..Bu işi bitti say kızanım!..”Dedi ve çıktı gitti…Duygu ablam;
“- Ne oldu anne?..Beğendiniz mi bu adamı bari?..”
“- He vallah!..Kız ikimiz de bayıldık bayıldık...Çok yakışıklı ve zeki adamdır.Hele ağzi bir laf yapıyor, bir laf yapiyor…Dinlemeye doyamadık.Adam zengin, görmüş geçirmiş ve gültürlü..Amerikanya, Tanzanya, Kenya’ ya bilem gitmiş.Afrika’ daki aslan avı macerası çok güzeldi gız…Çok rahat ve güven vericidir.Ay şu bindiği arabanın markasına . bak, mercedes...Bebek’ te yalısı da varmış anam, daha ne olsun!..”Duygu ablam sordu;
“- Nikahsız olmaz anne, hanginize nikah kıyılacak peki?..”
“- Dilek kız sen nikahı tattın, ben sana kuma geldim.Şimdi nikahı bana yapak, sen bana kuma gel!...ha ha ha..”Ben söylendim;
“- Gelinliklerinizi de Zeynep’ ten ben alıyorum.Gidin kendinize iki gelinlik beğenin.Aksaray düğün salonunun sahibi arkadaşım olur.Orayı ayarlayayım.Davetiyeleri de bastırayım.Haftaya Pazar günü gece saat 20.00 da düğününüz yapılacak.Bütün sülalenizi çağırın da, millet düğün görsün.Tamam mı?..”
Analarım evlerine gittikten sonra, hemen arabaya atladığım gibi Tilki Selim’ in birahanesine yol aldım;
“- Selim dayı haftaya Pazar günü düğününüz var unutma!..O gün rakı şişesinde filan boğulup kalma!..”
“- Hiç olur mu be ya..Sahte evlenme memurunu filan buldum.Bak senin için son model Mercedes kiraladım.Bebek’ de güzel bir yalı var.Hizmetçisi cezaevinden arkadaşım.Ona bir aylık maaşı kadar para vereceğime söz verdim.Sahipleri Fransa’ daymış.Orayı da evim olarak ayarladım. Sen paracıklardan haber ver aslanım!.. ”
“- Tilkilerin Kralı, sen . çok yaşa!..İstediğin masrafı yap ve bir defter tut!.Beni de dolandırmaya kalkma sakın oyarım!...Ha ha ha ha..Hiç kıyar mıyım be sana.Tilki Remzi dayım benim.Neler yaptın bi anlat!..”
“- Bak bu işi iyi öğren, bizim en önemli sermayemiz çenelerimizdir.Karşımızdaki insanları etkileme ve ikna etme zanaatini iyi geliştirmeliyiz ki kandırabilelim.Son derece sakinizdir ve rollerimizi ustalıkla yaparız.Yılların tiyatrocuları bile bizim kadar oynayamaz bre. Göz ve vücut dili uyumlu, Sakin ve sabırlı olmak gerekir.Konuşurken kesinlikle güvensizlik belirtileri, heyecan, telaş göstermememiz lazım.Dürüst, güvenilir imajını verene kadar gerekirse sabrederiz.Ben şimdi analarını yemledim, tam güveni sağlayınca analarını bellerim!...”
“- Önceden ne yacağını bileyim ki ona göre davranayım.Sakın gerdeğe filan girmeye kalkma ha!...Bak namus meselesi yaparım!..”
“- Ben şimdi ünlü bir iş adamıyım.Sahte şirket ve sahte kartvizitler bastıracağım.Yeni aldığım sahte bir şirkete, analarını da ortak yapacağım.Hiç bir dolandırıcının kendi üzerinde mal varlığı görünmez.Şirket batacak.Bana güvenip ortak olan anaların, ortak borçlarımızı ödemek için bana…Yani sevgili biricik kocalarına, bankadaki bütün paralarını verecekler.Bankadaki paralar borçları ödemeye yetmeyecek…Üzerlerindeki evler de icra yoluyla satışa çıkacak ve sen tarafından satın alınacak.Yani bedavadan evlerin sahibi olacaksın.Senden aldıklarını sana geri vermiş olacaklar.Böylelikle sen de helallaşacaksın.Gerisi senin bileceğin iş!..”
“- Hay aklınla bin yaşa sen emi!..”
“- Ayrıca sahte kimlik de çıkardım.E-devlet projesinin hayata geçmemesinden faydalanarak başkasının kimliğinin üzerine kendi fotoğrafımı yapıştırdım.Şirkete müdür yaptığım analarının adına, bankada hesap açtıracağım.Bankaya güven sağladıktan sonra çek alacağım.Bir iki ay çekleri kesip, parasını bankaya yatıracağım.Tam güveni sağlayınca, senin adına büyük çekler yazacağım.Bankayı arayıp çeklerinin ödenip ödenmediğini sorduğunda bankacı 1-2 aylık çalışmada problem bulamayacak ve çeklerinin ödeneceğini söyleyecek.Aldatıcı ufak alışverişlerle onların güvenini kazanıp esas vurgunu yaparak ben ortalıktan kaybolacağım!..”
Aksaray düğün salonu dolup taşmıştı.Remzi dayının bir kolunda Gülizar anam, diğer kolunda Dilkoş anam gülümseyerek meşaleler ve alkışlar eşliğinde düğün salonuna girdiler.Sahte memur eşliğinde ben ve Zeynep sahte nikah şahitliği yaptık.Bütün eniştelerim ve ablalarım, zengin bir adamla evlendikleri için çok mutluydular.Gelen konuklarla birlikte dans edip, göbekler atılıp, halaylar çekildi. Düğüne konuk gelen Sevda Sayman sahnede şarkılar söyledi.Remzi dayının öpülmekten sağ ve sol yanağı ruj izleriyle dolup taşmıştı.Halinden çok memnun görünüyordu.Zeynep’ e ben olayın düzmeceden ibaret olduğunu ve planımı anlatmıştım.Onların bu hallerini seyredip dans ederek gülüyorduk.Düğün bittince herkes evlerine dağıldı.Bizimkileri ben Bebek’ deki yalıya bıraktım.Giderken de Remzi dayının kulağına eğildim;
“- Gerdek işini aklından çıkar ha!...Karışmam!...”
Sabah olduğunda yalıya gittiğimde hepsi bir yana dağılmış uyuyorlardı;
“- Remzi dayı, Remzi dayı kalk!...Hala uyuyorsunuz be!..”
“- Anaların bana saldırmasın diye, içtikleri meyve suyuna uyku ilacı karıştırdım.Nah uyanırlar bre.Daha kaç gün sürecek bu işkence.Evde iki kadın var sen onları uyut başka yerde uyu.Oh ne ala… Mualla!..”
“- Sen işini bilirsin Tilkilerin kralı…İdare edersin.Hadi bana müsaade!..” iki hafta sonra, analarım bizim Holdinge uğradılar;
“- Biz geldik!..”
“- Hoş geldiniz annelerim.Nasıl gidiyor evlilik?..”
“- Harika kızım.Evi bir göreceksin saray yavrusudir mübarek…Bizi her yere gezdirir.Bi gün Güliz’ de, bi gün bende.Çok güzel uyuyoruzdir.”
“- He vallah gız anam…Ev rahat olunca hep uyku tutuyor!..Hem biliyon mu biz artık müdir olduk.Eşimizin şirketlerinin müdireleriyiz.Eskiden Şeyhmus’ umuzu leğende yıkardık.Evin bir hamamı var, akıllara ziyan.Sağdan soldan su fışkıriy.Adam bizle yıkanmiy…Biz de birbirimizin sırtını lifleyik… ”Lalo seslendi;
“- Oh..Buldun bi bostan, yan gel Osman…Kırkından sonra azanı teneşir paklar analıklar.”
“- Sana ne lo, sana ne?Keyfimizin kahyası mısın?..Aldın paraları batırdin.Pazarlık etmiştik, kimse bize karışmayacaktir.Kadin haklari vardir!..”
“- Ne haliniz varsa görün lo, ben ekmek parası derdine düşmüşem.Hiç işim yok, bi de sizle mi uğraşırem…”
Aradan bir ay geçmişti.Planımız çok güzel işledi ve Remzi dayı ortadan kayboldu.Evler ve bankadaki paralar bana yol su elektrik olarak geri dönmüştü.Analarım şok içinde sokakta kalakalmışlardı.Zeynep, e analarımın, ablalarımın ve eniştelerimin hepsini benim eve davet etmesini söyledim.Hepsi aşağıda salonda toplanmışlardı.Merakla niçin çağrıldıklarını bekliyorlardı.Yukarıdaki banyoda traşımı oldum, sakal ve bıyıklarımı kestim ve aşağı indiğimde hepsinin gözlerinin yüzseksen derece aşağı döndüğünü gördüm.Beni gören annelerim baygınlık geçirdi.Gerçek kişiliğimi tanıttım.Yaşadığımı öğrenen ablamlar sevinçle bana sarıldılar.Eniştelerim söylenmeye başlandı;
“- Zeynep bizim kan yerde kalacak vur şunu da Babamızın öcünü al.Tek bekar sensin!..”
“- Biz Kazım’ la gizlice evlendik.Kan parası olarak da Güliz ve Dilek teyzelerin bankalardan elde ettiğimiz paralar ve Evlerin satışından gelirler hepinize eşit olarak dağıtılacaktır…”Zeynep çantasını açarak paraları çıkarır ve gözlerinin içine doğru göstererek;
“- Kabul mü, rest mi?...” Paranın sıcaklığı eniştelerimin başını döndürmüştü ve hep bir ağızdan;
“- Kabul….” Paralar orada eşit bir şekilde paylaştırıldı.Olayları görünce ayılıp bayılmaya başlayan analarımı kolonya ile sakinleştirdik.Gülistan anam söylendi;
“- Ah benim biricik evladım…Zeynep seni vurmasın diye öldüğünü . söyledik.Ne bilelik yavrim senin aftan çıkacağini.Baban zamanında doğurmaktan ve çocuk büyütmekten gün göremediydik.Hayatımızı yaşayah dedik.Affet bizi oğlimmm..”
“- Sizleri bi şartla af ederim!..”
“- Kabul kabul..Sen ne dersen kabul…”
“- Ceza olarak Remzi dayıyla evleneceksiniz!..” Remzi dayı yukardan aşağı indi ve önlerinde saygıyla eğildi.
“- Beni eş olarak kabul eder misiniz fıstık bayanlar?..Karagümrük’ te evim var!..” Bütün aile oy birliği ile evlenmelerine karar verdik.Bu kez gerçekten düğün için hazırlıklar yapılmaya başlandı.Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine…