MAVİ MİLİTAN - Güldürürken Düşündürenler - Hikaye, Hikayeler, Makaleler, Aşk Hikayeleri, Yaşanmış Hikayeler, Sevgi Hikayeleri, Efsane Hikayeleri, Duygusal Hikayeler, Dostluk Hikayeleri, Dini Hikayeler, İslami Hikayeler, Komik Hikayeler, Gerçek Hikayeler.- .::Hikaye, Masal ve Öykü Arşivi::.

___________En Güzel Aşk__Ölümsüz__Bitmeyecek___Fıkra_______En
Online
Ziyaretçi
1
 

Sitede Ara Webde Ara
Tüm Arananlar
 
 
 
Güldürürken Düşündürenler
MAVİ MİLİTAN
KONU : DURUM KOMEDİSİ....GERÇEKLE İLGİSİ YOKTUR.

***MAVİ MİLİTAN***Yazan:Sedat ERDOĞDU

Semih’ le küçük yaştan beri tanışıyoruz.Aynı yörenin insanlarıyız.Evlerimiz komşu olduğundan dolayı, aynı dili konuşuyoruz.Semih’ in ailesi ile benim ailem çok iyi dost olup, sık sık birbirimize gider geliriz.Yaşama açılımlarımız Lise son sınıfa geldiğimizde biraz . farklılaşmaya başladı…
Derslerinde çok başarılı olan Semih’ in okulu askıya alması ve zaman zaman öğretmenlerle kavga etmesi sonucu iş okuldan atılmasına kadar geldi…Okulun kapanmasına iki hafta kalmıştı.Okul öğretmenler kurulu toplanmış ve devamsızlığının okuldan atılmasına yetmediğine karar vermişlerdi.Çalışkan bir talebe olduğundan dolayı, Semih Lise diplomasını alabilecekti.
Diplomalarımızı alacağımız gün . okula iki sivil polis gelerek, Semih’ i aradıklarını okul müdürüne anlatmışlar.Okul müdürü de beni çağırarak, yanında bulunan iki polis memurunun Semih’ i aradıklarını söyledi.Ben de;
“- Önemli bir şey mi var?Neden soruyor sunuz?..” Dedim.
“- Arkadaşınız Semih, Taksim’ deki Özgürlük mitingine katılmış.Mitingin dağıtılması için hareket eden çevik kuvvet polislerine karşı gelerek, tankların üzerine molotof kokteyli atmaktan aranıyor…Tv.kameraları tespit etmiş.Elimizde deliller var!..Bir bilginiz var mı? Eğer görürseniz Emniyet şubesine kadar uğrasın, ifadesini alacaklar!..Adaletten kaçılmaz…”
“- Hayır görmedim fakat görürsem mutlaka söylerim…”
Okul çıkışımda eve gidip üzerimi değiştirdim.Tam kapıdan çıkıp Semih’lerin evine gidiyordum ki annem;
“- Duydun mu kızım, Semih trafik kazasında ayağını kırmış.Şimdi İstanbul’ da Hastanede yatıyormuş.Annesi Keziban’ la kız kardeşleri dolmuşa binip gittiler!..”
Semih’ le tanışma salt sivil yaşamla sınırlı kalmadı. Çocukluk yılları, gençlik yılları derken militanlığa adım attığımızda da bu devam etti. Sorun kimin ne için geldiğinin ötesinde ortakça paylaşılan düşünceler uğruna ve dostluk uğruna militanlıkta buluşulmasıydı gerçekleşen. Yaşça büyük oluşundan kaynaklı olmalıdır ki benden önce özgürlük hareketi saflarına girmişti. Semih, miting sonrası çevik kuvvetten kaçarken bacağını kırmış ve okula diplomasını almaya gelememişti… Bu birkaç ayı alan, özgürlük mücadelesinde ki reklamlardı belki...
O erken gelseydi ben peşinden fazla gecikmeden gelecektim. Kaldı ki bizlerin militanlığa adım atmamıza aileler sebep olmuştu Ve sözleşmiştik. Saflarda da buluşacaktık. Tuhaftır ancak bazı olgular vardır ki olup bitenler karşısında etraftaki insanlar olup bitenleri erkenden görürler. Bunun için de henüz dinamik gençlerken birçok dost veya arkadaş bizim adım adım özgürlük hareketine katılacağımızı seziyorlardı…
Nede olsa köyümüz anarşist ruhlu insanların köyüydü…. Köyün ileri gelenleri, Devletin köhnemiş rejimine karşı köyümüzde bir demokrasi örneği sunarlardı.Köy kahvesinde kadın erkek toplanıp ülkeyi kurtarırlardı ...
Köyümüz muhtarı babamın yazılı kurallarına, tüm köy halkı icap etmek zorundaydı.
Her pazartesi saat 8.00-9.00 arası evlerin önü süpürülecek!...Köyün yeşil alanları sıra ile sulanacak!...Köyümüzün . hayvanları sıra ile otlatılacak!..Gönül rızası ile evlilikler olacak!..Köyümüzü kirletecek Nükleer Santralı` nın yapımına karşı gelinecek!...Mücadelenin ardından köylüler miting alanını doldurur, babam çıkıp irticalen köyümüzü kurtarma konuşmaları yapardı.
Nerede bir miting gösterisi var, bizim köylü ekip hazır kıta oradaydık. Semih’ in babası ve babamın örgütlediği köylü erkek ve kadınlar köyümüze ait otobüse doluşur, hükümeti protesto ederdik.Biz çocuklar çoğu zaman neyi protesto ettiğimizi dahi bilmez , büyükler nasıl bağırır çağırır slogan atarlarsa, aynısını yapardık.Bazen çevreci olur, çevreyi kirletmeyelim mitingine katılır…Bazen de deniz kaplumbağalarını denize kavuştururduk. Türkiye`nin taraf olduğu Bern ve Barselona sözleşmeleri gereğince de korumakla yükümlü olduğu nesli tehlike altındaki adi deniz kaplumbağası (Caretta caretta) ve yeşil deniz kaplumbağası (Chelonia mydas) türlerinin ve bu türlerin yaşam alanlarının korunması yönünde verilmiş olan taahhütlere karşın gerekli korumanın yeterince sağlanamadığı belirtir, alanların çoğunda, insan etkinliklerine dayalı tehditlerde artış olduğuna dikkati çekerdik.Meclisin önünü deterjanlı suyla yıkar, Taksim Atatürk Anıtı’ nın önüne siyah çelenk bırakır, . duvarlara kırmızı boya “Kahrolsun Emperyalist güçler” yazardık…Güvenlik güçleri bizle dalga geçerlerdi.Ne zaman bizleri görseler;
“- Ooooo nerelerdesiniz, çok özledik sizleri!....Şimdi neyi protesto etmeye geldiniz?..”, diyerek takılırlardı.Babam sinirlenerek, solcu bıyıklarını eliyle aşağıya doğru tarar”- Köylü Milletin efendisidir…Hükümet hemen istifasını sunmalı, milletvekillerinin koltukları dezenfekte edilmelidir!...”, diye bağırırdı…Kadınların elinden çalı süpürgesi ve tencere eksik olmaz, onlar da babamın arkasında slogan atarlardı...Karşıdanbabamı tanıyan Emniyet Amiri seslenir;
Bu işin finansmanı kim Hüseyin bey?..Bu köylü kardeşlerimin, hiç işi gücü yok mu?.. Bildiğim kadarı ile bu işler parasız olmaz, paranın kaynağı nerden?.. Herkes cebinden deme, köylünün durumu malum…Cahilliğime ver, açıklarsan engin fikirlerinden yararlanalım istersen!...hahaha..” diye gülerdi..
“- Sayın Emniyet amirim, başta TSK Olmak üzere tüm ulusalcı ve millicilere saygılarımı sunuyorum, valla her şey güzel bir Türkiye içindir... Yapılan bu eylemlerimiz, başarılı bir sivil itaatsizlik hareketidir.Hem Yerel sorunlarımızı kamuya duyurmayı ve hem de ülkenin önemli bir sorununa dikkat çekmeyi, anayasanın 36 ve 24-25 maddelerindeki hakkı kullanmayı hedef bilmişizdir…”
Tabi bu arada televizyon kameramanları babamın konuşması için eline para sıkıştırarak bağırıp çağırmalarımızı kaydetmektedir…Sokaktan geçen bazı vatandaşlar bize çürük yumurta atarlardı ve sıcak havada yağda tava olur, kokardık…Babam nutuklarında;
“- Haklı mücadelemizi onaylamayanlar, Çevrecilik herkesin cebini doldurmak için yapılmaz. Haksız zenginlik taleplerinin ne çevre, ne insan hakları, ne de bizim mücadelemizle örtüşen yanı yok.` der ve avukatla kazandıkları tazminat paralarını bölüşürler az bir kısmını köylülere dağıtırlardı.Köylülerimiz bu yolla hiç çalışmadan mitinglere katılarak geçimlerini sürdürmenin kolay yolunu bulmuşlardı.
Köylülerin siyanürle altın çıkarılmasına karşı verdikleri mücadelenin liderlerinden babam, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi`ne dava açarak büyük . paralar kazanmıştı...Hükümetin Çevre Bakanı dahi babamı nükleer santral kurulması yönünde ikna edememişti.Bakan açıklamasında, köyümüzde işsizliğin azalacağını ve zengin bir köy olacağımızı söylese de “Nuh diyor , peygamber demiyordu…”.Ranta dayalı çıkar ilişkilerinin olduğunu büyüdükçe anlamıştım.Birileri bize telefon açıp”- Şu gün şu tarih ve saatte şu mitinge katılırsanız, sizlere şu kadar para vereceğiz!...”, derlerdi...Babam;
`AİHM` ye para dilenmek için başvurmadık` diye söylese de yalandı: Ben büyüdüm onyedi yaşıma geldim üç hükümet gördüm babam hala hiçbir hükümetten memnun değil…Daha çocukluktan belliydi, Semih ve benim militan olacağımız…
Semih hastaneden çıkar çıkmaz, “ İzinsiz gösteriye katılmak ve Güvenlik güçlerine molotof kokteyli ile saldırıda bulunmak” suçundan tutuklanıp Cezaevine gönderildi.Babasının tuttuğu iyi bir savunma avukatı sayesinde ilk mahkemesinde ceza almadan tahliye edilip köye geldi.Aktif cephe çalışması diye tabir edilen siyasal çalışmada yer alışının gururuyla yeterince dikkat çekiyordu. Özgürlük hareketine gönül vermesi ve bunun da ötesinde özgürlük dağlarına gidebileceğinin mesajını vermesi ailelerimizi yeterince etkiliyordu ve . saygı uyandırıyordu. Biraz da çılgınca geliyordu insanlara. Ne de olsa herkes yönünü Avrupa’ya çevirmişti. Biz ise terk edilmiş topraklara, yani yönümüzü ülkeye çoktan çevirmiştik. Yaptığımız tartışmalarda “ Ülkesini kolay terk eden insan” tanımlaması dikkate alındığında, söylenmek istenilen rahatça anlaşılır...
Ben bazı insanların doğuştan militan olduğuna giderek inanan bir insanım. Hani, İslamiyet’te derler ya; “Her doğan çocuk, dört yaşına kadar biraz da Müslüman’dır.” Ben her insanın doğuş itibariyle biraz militarist ruh taşıdığına inanan birisiyim. Birçok insanın özgürlükçü SEV-YOL ile buluşmuş olmasalar da, SEV-YOL ’ cu olarak yaşadıklarına inanıyordum.Örneğin bir Nazım HİKMET yoldaşın,Deniz GEZMİŞ, Yılmaz GÜNEY,Che GUEVARA, Fidel CASTRO,Marks, Stalin,Lenin’ in . doğuştan militan doğduklarına inanıyorum.
SEV-YOL’ lu olmak; Adalete gönül vermek, baskıya karşı başkaldırış, boyun eğmeye tahammülsüzlük, maddiyata ret, ilişkilerde daha özgürlükçü, halk ve toplum uğruna canını çekinmeden koymak, mütevazılık, sade yaşama ve zirvelerde seyir etmek ise o zaman bazı insanların ruhlarında bunları görmek mümkündür. Belki eskilerde buna fazla anlam vermezdim. Ancak giderek bende bu kanı değişiyor…
O’nu tarif etmek çok zor oluyor, ancak yaşanılır.Ya da ancak onunla yaşlanılır.Zor bir karakter desem abartı olmaz.Ben Semih’ i yıllardır tanımamış olsam O’nun dini olgu ve olaylarda tabir edilen erkek meleklerden bir tanesi olduğuna inanacaktım. Öyle olduğuna olan inancımı koruduğumu ve bir gün karşıma tekrardan çıkacağı umudunu hep diri tuttum ve tutuyordum da.Bir yoldaşa “ benim İsfahan’ ım Semih’ dir ’ demiştim, ancak şahadetiyle her şeyim oldu…O öyle biriydi ki ailenin tereddütsüz üzerinde anlaştığı tek kişiydi. O çevrede yardım severliğiyle bilinen, bu anlamda da herkesin yardımına ihtiyaç duyduğu, asi ruhlu, güleç . yüzlü birisiydi . Nerede bir eylem varsa ve o eylem ya da etkinlikte fedakârlık isteniyorsa O orada hazır bulunan birisiydi. Herkes ona saygı ve sevgi besliyordu. Çünkü O’ nun yaklaşımlarında sevgi ve saygı, ilkesel yaklaşımlardı…SEV-YOL’ lu olmak, bağımsız olmak demekti.Evlilik ilkesini asla benimsenmiyordu.Evliliğin insanları esaret altına aldığına inanıyorduk.Üniversite sınavlarında ben İstanbul Hukuk Fakültesi’ ni, Semih de İstanbul Siyasal Bilgiler fakültesi’ni kazandık…
Semih’ le Aksaray’ da aynı öğrenci yurduna yerleştik.Semih, yurdun erkekler kısmında kalıyordu.Sabahları beraber yola çıkar, O kendi okuluna, ben kendi okuluma giderdik.Okul çıkışında kaldığımız yurdun ortak kütüphanesinde, aynı görüşden arkadaşlarla toplanarak, hararetli fikir alış verişleri yapardık.Ben doğuştan militan . bir aileden gelmeme rağmen, SEV-YOL ‘ da yeni sayılırdım.Artık bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdi…Pankart asmak, afiş yapıştırmak, slogan atmak görevleri yapma zamanım gelmişti.Ben ve bazı grup arkadaşlarımıza MAVİ MİLİTAN lık ödül töreni düzenlendi.Üç aşama olarak yükselen militanlığın, yeşil militanlıktan sonra ki, ikinci aşaması olan Mavi Militanlık görevini taşımak bana onur verecekti…. Kaldığımız yurdun Kütüphanesinde kendi aramızda yaptığımız törenle, Mavi bandanalar kafalarımıza Semih tarafından takıldı.Militanlığın üçüncü aşaması olan Kırmızı militanlık görevi, istisnai insanlara veriliyordu.Semih Kırmızı Kafa kuşak sahibi, azılı bir militandı.Bu rütbe, en üst görev sayılıyordu.Kırmızı kafalı olmak için bankamatik, petrol istasyonlarını soymak ve örgütümüze belli sayıda genç kazandırmak hedef sayılıyordu.Soygunda . kazanılan paralarla hücre evlerini satın almıştık.Hücre evlerini son sistem döşeyerek, buralarda afiş, pankart, molotof kokteyleri ve saatli bombalar hazırlıyorduk.Ailelerimiz Kadın Hakları Platformu yürüyüşü için veya Hayvan Hakları için İstanbul’ a geldikleri zaman onları bu hücre evlerinde misafir ederdik.Bu ev kimin diye sorduklarında “- Okuldan bir arkadaşımızın, ailesi yurt dışına çıktığı için ev boş.”, diyerek yalan söylerdik... Semih’ le hafta sonları el ele İstanbul’ u gezer dolaşırdık.Yanımıza yaklaşıp el açan dilencilere, çiçek satan çingenelere, mendil satan çocuklara bol bahşişler vererek onlara; “- Yakında bu düzen değişecek ve sizler de yeni düzende daha güzel işlerde çalışarak topluma faydalı bireyler olacaksınız!..”, diyerek nasihatlarda bulunurduk.Onlar da”- Ne diyor bu?..”, der gibisinden şaşkın gözlerle gülümseyerek bize bakarlardı…Örgüt üyelerinin buluşma yeri, İstiklal Caddesinin bodrum katında bulunan bir birahaneydi. Ne zaman yürüsem Beyoğlu’ nda cadde kalabalık, insanların kıyafetleri zarif ve çekicidir.Parfüm kokuları yayılır güzel kadınlardan. Geceleri dükkanların ışıkları aydınlatır etrafı…Lüks giyim mağazalarının içine bakar;”- Bu İnsanlar alışveriş yapıyorlar, hayattan tatminsizliklerini aldıklarında gideriyorlar!..”, diyerek alay ederdik…Kapitalist düzeni sorgularken küçük burjuva parfüm kokuları arasında seçmişken sosyalizmi, ansızın güzel bir elbiseye gözlerim takılır kalır fakat utancımdan söyleyemezdim. Evet gözlerim ahmaktır, demek ki ben vitrinde gördüm derken elbise benim gözüme ilişmiş olmalı... Zaten benim suçum olamazdı…Mübarek Kadir gecesinde doğmuşum ve yuvarlanmışım beyaz karlar üzerinde kış günleri.Beyazdı ve omuzları iniyordu düzce, dolaysız yoldan… Semih derken aklıma hep deli dolu yaşam geliyor. Yaşamın güzelleştirmesi espriyle donatılarak renklendirilmesi geliyor. Turşu küpüne dönüşmüş yüz hatları yoktu.Her ortamda güler yüzlülükle beraber tatlı ve neşelendiren ince esprileri vardı ve ortamı güzel kıldığı gibi onu vazgeçilmez kılıyordu. O’ na insanların saygı duyması ve bağlanmamasını düşünemiyorumdum.Bu gittiği her yerde böyledir. Diplomasi ve halk çalışmalarında da durum böyledir.İnsanları konuşmalarıyla hipnotizma edebiliyordu.Lenin’ den başlayıp, Nazım’ dan şiirlerle bitiriyordu… Konuşurken gözleriyle beraber yüzünün ifadesi, kendine güven duygusu, karşısındakini hiç konuşturmadan da etkisine anında alabileceği bir yüz… Etkileyici, güzel, çekici, hoş, zarif aynı zamanda kendisine egemen, inanan, güvenen, istediğini koparan, bilgili, büyüleyici, cazibeli, gün görmüş, hayatın çemberinden geçmiş, karşısındakini bir bakışta tartan, tanıyan ve yanılmayan, yanılmadığını hissettiren, ben buradayım diyen bir yüz ve bakış…Gerisini söylemek abesle iştigaldi. Hayat ne garipti. Ya o gidiyordu kendi yolunda ya da biz şaşırmıştık yolumuzu, bize garip geliyordu . hayat...
Gecenin geç saatlerinde, Mavi militan arkadaşlarla birlikte, Taksim Meydanı duvarlarına afiş yapıştırıyorduk.Afiş yapıştırdığımızı gören bir devriye polis aracı, hızla siren çalarak bize doğru yaklaşmaya başlayınca, her birimiz başka bir yöne koşmaya başladık.Bazı arkadaşların yakalandığını fark ettim.Yakalanma korkusuyla birden kendimi yolun ortasına atmışım.Yoldan gelen bir aracın bana vurduğunu hissettim ve bayılmışım.Gözlerimi bir hastanenin odasında açtım.Yanımda benim sağlık kontrolümü yapan bir doktor vardı sordum;
“- Burası neresi, neden beni hastaneye getirdiniz?..”
“- Kızım size çarpan aracın şöförü benim oğlum.Hemen telefonla aradı ve seni hastaneye kucağında yetiştirdi.Ben hastanenin baş hekimiyim.Şükürler olsun ki iç kanamanız yok, büyük geçmiş olsun.Polislere haber vermeyelim.Değilse gelir bir sürü işlem…Ne olur oğlumdan şikayetçi olmayın!...Oğlum ansızın yola fırladığınızı, kendinin suçu olmadığını söyledi.Sabaha kadar uyumadı ve başucunuzda bekledi.Şimdi koridorda…Tanışmak ister misiniz?..”
“- Tabi doktor bey, oğlunuzun hiç suçu yok…Ben dalgın yürüyordum ve karşıdan gelen arabayı fark etmemiştim.Oldu bir kere korkmayın, polise haber vermem!…”
Doktor bey oğluna seslenir;
“- Gürsel… gel oğlum içeri.Bayan kendine geldi, üzülme birkaç gün hastanemizde misafir edeceğiz.Gerekli tahlil ve tetkikleri yapmadan göndermem!..”
İnsanın kendisini kucaklanmış, değeri bilinmiş, bir başına bırakılmamışlığı hissederken; bir yandan da korkuyor olabilmesi… Ruhsal ve fiziksel olarak bu denli ayrılmışken, odaya giren insanın bitişiklik duygusu kadar sıcak ve şenlendirici olan dostane varlığını hissedebilmek güzeldi…Elinde çiçek demetiyle odaya giren genç;
“- Kusura bakmayın, birden önüme fırlayınca size hafiften çarpmışım.Allaha şükür ki kötü bir şeyiniz yokmuş.Hemen arabama atıp sizi buraya getirdim.Babam buranın baş hekimi…Bütün doktorlar elinden gelen her şeyi yapacaklardır inanın.Annem de dahiliye uzmanı, O da ilgilenir…”
“- Özür dilemenize gerek yok.Hata bende, biraz dalgındım…”
“- Gecenin geç saatinde ne yapıyordunuz ki?Taksim tek başına bir kız için ürkütücüdür!..Ben de Şişli’ de bir diskoda arkadaşlarla eğlenmiş, eve dönüyordum.Birden karşıma piyango siz çıktınız!..”
“- Ben Hukuk öğrencisiyim, arkadaşlarla Beyoğlu’ ndaki bir bar çıkışı bu olay geldi başıma…Arkadaşlar ve yurt görevlileri şimdi beni merak etmişlerdir.Cep telefonunuzu kullanabilir miyim.Hemen haber vermem lazım, merak etmişlerdir…Müsaade ederseniz yalnız konuşmak istiyorum!...”
“- Tabi ki buyurun!..” Gürsel Yeliz’ i odada tek başına bırakarak dışarı çıkar;
“- Alo…Semih nasılsın?”
“- Yahu sen nerelerdesin güzelim?Diğer mavi bandanalılar tutuklanmışlar.Korkma sakın . seni ihbar etmemişler…Nerdeysen gelip alayım!..”
“- Hafif bir kaza atlattım, bir araba çarptı…Korkulacak bir durum yok, merak etme!..Yurt görevlilerine memlekete birkaç gün gittiğim yalanını söylersin!..Bu sırada Taksim hastanesinde yatacağım...Ziyaretime şimdilik gelme!...Kimseyi şüphelendirmeyelim…”
O’ nu ilk görüşte ne söyleyeceğimi bilemedim…kullanacağım sözcükleri bile bir kuyumcu titizliği ile tartarak seçiyordum.Bu tür olaylar beni ve yoldaşlarımızı bir biçimde “meşgul edecek” şekilde gündemimize sokulmamışsa, üzerinde pek düşünmemişizdir belki de. İki cins arasındaki bu en doğal ve insanı duygu herhangi bir şey gibi kendiliğinden yaşanır gider çoğunlukla.
Birbirini anlama ve kucaklamanın önemini, çalışmada yaratacağı “eksi ve artı” ları öncesinden görebilen çok yönlü uyumun . yakalandığı komitelerde bile, zaman zaman şu tür ifadelerle karşılaşabiliriz: “Benim bir sorunum var”, “benim özel bir ilişkim var”, “benim duygusal bir ilişkim var”… Bu üç yaklaşım biçimi de farklı açılardan ele alınması ve irdelenmesi gereken yanlar taşıyor olabilir. Yanlış olan, bunların dile getiriliş biçimi değil.Şöyle ki, ilişkileri pratik-teknik görevlerle darlaştırmayan, . çok yönlü bir bütünlüğün yakalandığını gösteren ‘örnek’ bir komitedir seçtiğimiz.Bizleri daha tanımlarken bile böyle ifadelendirmeye iten çarpık algılayışlarımızdır.
Bir başkasına duyduğumuz yakınlık, hoşlanma, sevgi, öncelikle bir “sorun” değildir. Bunu bir sorun olarak gören bir devrimcinin, bu konuda öğreneceği çok şey var demektir. O ilişkileri, bağlantıları en iyimser ifade ile yanlış kuruyor demektir. Oysa bu duygu en güzel ve insanı olanıdır; belli bir bütünleşme ve ivme yakalandığında, birlikte yüründüğünde, belli doruklara birlikte çıkıldığında, zenginliğin ve üretkenliğin elle tutulacak kadar somut olması nedeniyle iç dünyamızı dinginleştirip yaşama sevincimizi körükler, ufkumuzu sonsuzlaştırır, dağları devirip enginleri fethedecek bir irade ve motivasyon aşılar…Bizim dilimizde aşkın tanımı nedir?Beğenmek, hayran olmak, hoşlanma vb. bunlardan fazlası anlamına gelen unsurlar nelerdir?
İkili ilişkiler arasında en dolaysız olanı kadınla erkek arasındakidir. Bunun literatürdeki, bütün dillerdeki adı ‘aşk’tır. Son derece doğal ve insanı bir duygu olduğunu biliriz; fakat herkes onun farklı, kendince bir tanımını verir. Yani insan hangi koşullarda, . hangi etkenlerin sonucu olarak ve hangi özelliklere karşı derin bir aşk duyar… bunun bir reçetesi var mıdır? İnsanlarda birbirini çeken yanların neler olduğu konusunda net ve ‘doyurucu’ bir yanıt beklemesin kimse. “Beğeni” dediğimiz algılayış ve tanımlama bile kişiden kişiye değişir. Eskiler bunu, “Renkler ve zevkler tartışılmaz” gibi neredeyse bir deyim haline gelen oportünist bir belirsizliğe bürümüşlerdir. Bir yanıyla insan ruhunun ve dünyasının çeşitliliğini ve zenginliğini vurgulayan bu ifade, beğenilere kaynaklık eden sınıfsal konumları ve kişilerin dünyaya bakışlarını gizlediği için fazla işimize yaramaz. Beğenilerimizin de, tıpkı ahlaki görüşlerimiz ve yaklaşımlarımız gibi kökeninde sınıfsal konumlarımızın temellendiği üretim ilişkileri yatmaktadır. Bilincimizi olduğu kadar beğenilerimizi de belirleyen, üretimde yer alış biçimimiz, bizi çevreleyen koşullardır. Bu nedenle, bu duyguyu yaşamamız, karşımızdakine ilişkin hissettiklerimiz, ne tesadüfidir ne de nasıl ortaya çıktığı belirsiz mucizevi bir durumdur.
Hastanede kaldığım beş gün boyunca Gürsel’ le çok iyi arkadaş olduk.Semih’ den çok farklı davranıyordu.Tıp fakültesinde öğrenciydi.Aramızda tuhaf bir yakınlaşma olduğunu hissettim.Babası ve annesi benimle özel ilgileniyor, bir dediğimi iki etmiyorlardı.Gürsel ile hastane bahçesinde dolaşıyorduk.Benden çok hoşlandığını ve hastaneden çıktıktan sonra da görüşmek istediğini söyledi.Dudağıma kondurduğu öpücükle, şimdiye kadar hiç tatmadığım farklı duygular yaşadım.Duygularım örgüte karşı geliyordu…Çıktıktan sonra da görüşeceğimize söz verdim…
Tamamen sağlığıma kavuşup hastaneden çıkınca, Gürsel beni kaldığım yurda kadar bıraktı.Öperek, hafta sonu buluşmak için söz aldı ve ayrıldı.Yurttaki odama girdiğimde ranzaya uzanmış yatan Mavi militan oda arkadaşım Aliye, kalkıp bana sarılarak sorar;
“- Hoş geldin Yeliz’ cim…Bir haftadır neredesin sen ya…Semih, senin memlekete kafa dinlemek için gittiğini söyledi.Duydun mu?..Zehra, Feride ve Münevver o gece . yakalanmışlar.Bayrampaşa’ ya atmışlar…Sen ucuz kurtulmuşsun valla…Hadi yine iyisin, seni ihbar etmemişler!...”
“- Hoş bulduk Aliye…Yolculuk yaradı doğrusu…Hayatın gerçeklerini öğrendim ve kafa tası kemiklerimi toparladım!..Semih’ e geldiğimi bildirmem lazım, eşyaları bırakıp hemen çıkacağım..Daha sonra uzun uzun konuşuruz.Akşama görüşmek üzere…”
Çep telefonumla Semih’ i aradım ve geldiğimi bildirdim.Yurdun bahçesinde buluşarak gezmeye çıktık.Ne garip!..Semih’ in elimi tutması, artık eskisi gibi bir anlam ifade etmez olmuştu.Çocukluk arkadaşım, gençlik dostum ve militanlık yoldaşım olarak mazide tatlı bir hatıra olarak kalacak... Kollektif devrimci yaşam ve onun gündelik faaliyetinin kıvrımlarından geçerek komünizm idealine yürünen bu demir yolunda, ben raydan çıkmıştım artık…
“- Eeee anlat bakalım yoldaş…Seni iyi gördüm, hastane sana yaramış anlaşılan!..”
“- Evet, az daha kodesi boyluyordum…İyi ki araba çarptı da polislerin elinden zor kurtuldum!..”
“ Eyleminiz başarısız oldu yoldaş…Bundan sonra daha dikkatli olun ve asla ihbarda bulunmayın!..İhbarcıların sonu ölümdür biliyorsun...Başarılı geçen bir eylemin ardından, bir yerlerde hatırı sayılır bir örgütlenme, bunun çekirdeklerini dahi yaratmışsak, geleceğin özgürlük dünyasına bizi yakınlaştıracaktır.Her adımın sonrasında kucaklayıp keyiflendiğimiz, içimizi burkan kayıplarda göz yaşlarımızı saklamadıklarımız sadece yoldaşlarımızdır. Dostluk, arkadaşlık ve yoldaşlık, aynı ordunun ortak hedefe yürüyen erleri gibiyizdir.Duygu ve düşüncelerimizi birbirimize doğrudan söyleyemesek de büyük bir sevgi, kaynaşma ve duyumsamanın yaşandığı ilişkiler yaşarız. Biz bunu, “ bir yoldaşın içinden bulut geçse diğerinin bunu hissetmesi ” olarak tanımlarız…”
“- Hep örgüt..örgüt…örgüt!...Biz ne olacağız peki?Ben okulumu bitirip evlenmek, beyaz gelinlik giymek ve çocuklarımın annesi olmak istiyorum.Bak Semih seni severim fakat hastanede yattığım bir hafta süresinde kendimi buldum, görüşlerim çok değişti.Örgütten ayrılmak istiyorum artık…”
“- Yoldaş, senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Nasıl söylersin bunları…Bu yaptığın SEV-YOL örgütümüze ihanettir!..”
“- Lütfen Semih, bana yoldaş deme!..Benim adım Yeliz;Örgütten ayrılmanın cezası ölüm bile olsa artık vız gelir…Son kararım vazgeçmem!...”
“- Tabi…Toplumun kısıtlayıcı ve köreltici baskı ve yasaklarının hüküm sürmediği özgür örgüt ortamları eğer doğru algılanıp değerlendirilmezse, yönlendirilip denetlenmezse bu tür küçük burjuva duygu ve ruh halleri ortaya çıkacaktır…Çarpık ve sallantılı belirsizliklerin boy vermesi için elverişlidir.Kadın ve erkek yoldaşlar arasındaki ilişkilerin en yüce amaçlar için en dolaysızı yaşanmaktadır bizim örgüt ortamlarımızda. Kişilerin çok yönlü gelişimi için özgürlük ortamı sonuna kadar açıktır. İdeolojik-siyasi ve ruhsal birlikteliklerde, kimse kimsenin bu yönlü tercihlerini mesele haline getirmez. Ahlakçı sosyalizm gözlüğüyle bakılmadığı için, akıl ve yön göstermesi istendiğinde bunlara ne karışır ne de özel bir çöpçatanlık faaliyeti” yürütürüz.Yoldaş, iyi düşündün mü?..’
“- Evet Semih, özgür kalmak istiyorum.Beni benimle bırak!..”
“- Peki yoldaş, fakat faaliyetlerimizden sakın kimseye bir şey söyleme!..Eğer anlatırsan son üzülen yine sen olursun unutma!..”
Bir şeyleri kesinleştirip netleştirmeden, olgunlaşması için zaman tanımadan, gereken emeği, çabayı ve özeni göstermeden işin kolayına kaçıldığı durumlarda, sevdiğimizi sandığımız kişinin yerini derhal bir başkasının alabilmesi de, yabancısı olunan bir durum değildir...Semih bir alışkanlıktı benim için.Gürsel’ de ise aşkı tanımıştım… Buluşacağımız hafta sonunu iple çekiyordum.Nihayet beklediğim telefon geldi;
“- Yeliz seni çok özledim aşkım, yarın nereden alayım seni?..”
“- Gürsel, sakın yurdun önüne gelme!..Arkadaşlığımızı bir müddet kimse görsün istemiyorum…Yarın sabah folklor çalışması yapacağız.Saat 14.00’ de Sirkeci’ de Kadıköy vapur iskelesi önünde buluşalım!..”
“- Okey aşkım, yarın görüşmek . üzere öpüyorum…”
Okulumuzun on kişilik folklor grubunun üyesiydim Birçok etkinliğe grup olarak gidiyorduk.Demokratik Ulusal Mücadeleyi tanıtıyorduk. Bunu yaparken ulusal değerleri tanıtmamız da elbette kaçınılmaz oluyordu. Grubumuzun diğer bir özelliği hepimizin Mavi bandanalı olması ve aynı okul okumasıydı…Öyle olunca her etkinlik, bir gövde gösterisine dönüşüyordu. Tabi bu etkinliklerin ağırlıkta ki konuşmacımız Semih’ di.
Sabah folklor çalışmalarımız başladı.Semih uzaktan beni seyrediyordu…Nihayet çalışmamız bitince;
“- Arkadaşlar beş dakikanızı alacağım!..Yeliz arkadaşımız örgütten kendi isteği ve iradesiyle ayrılmak istedi.O’ nun bu fikrini anlayışla karşılıyor, mavi bandanasını çıkarmasını ve örgütümüze teslim etmesini rica ediyoruz.Folklor grubumuzda da görevine son verilmiştir.Bundan böyle folklor çalışmalarınıza, aynı okuldan Meral arkadaşla devam edeceksiniz!..”
Arkadaşların şaşkınlık ifadeleri karşısında, oradan hızla uzaklaşıp üzerimi değiştirdim.
Güneşli bir gündü…Kendimi kuşlar kadar özgür ve mutlu hissediyordum…Hemen bir otobüse atlayıp Beyoğlu’ na koştum.İsteyip de alamadığım vitrindeki beyaz elbiseyi satın alarak üzerimi değiştirdim ve Vapur iskelesine koştum…Gürsel elinde papatya buketiyle beni bekliyordu;
“- Canım, arabayı park ettim gidelim!..”
“- Hayır!.. Vapurla Kadıköy’ e geçelim…”
“- Tamam canım, sen ne dersen o olur…”
Vapura bindiğimizde sıcacık bir çay eşliğinde, martılara simit attıp dalgaların sesini dinledik .Ne yazık ki Gürsel; bizim dünyamıza, değerlerimize ve perspektiflerimize tümden karşıt bir insandı.Aileme O’ . nu kabul ettirmem biraz zaman alacaktı anlaşılan…Annem düşünceli ve incedir, babam sapına kadar rüşvetçi militandır; kardeşimin teorik derinliği kimseyle kıyaslanamaz, ablam son derece sevgili ve coşkuludur, dayım ağırbaşlı ve olgun; Her ne olursa olsun yine de birbirimizi delicesine severiz ve bağlıyızdır… Bütün iyi ve olumlu özellikleri bir kişide arama işi yanılsamadır.Yaşamın diyalektiğine aykırıdır... Her şey içerikli hazır ve tamamlanmış bir halde olsaydı; dünyayı da, bu tarihsel koşulların, bu üretim tarzının, bu yaşam biçimi ve alışkanlıklarının ürünü olan insanları da, dolayısıyla kendimizi de değiştirip dönüştürme uğraşına gerek kalmazdı sanırım.
Gürsel’ e hayatımı olduğu gibi anlatmaya başladım… Aşkın yaşamdaki yerini, tersten yanlış algılayıp, kavrayamayanlar da sevginin ayak bağı olarak nitelenmesi garip ama gerçektir… Genç bir yoldaş ”-Bu tip aşk sorunlarıyla uğraşmak istemiyorum!..” diyebilmektedir.Bu tür yaklaşımlar ve böylesi duruşlar, en verimli çağında gönül meseleleriyle zaman yitirmeden, dolu dizgin mücadele etmek gerek argümanıyla teorize edilmektedir.
Yaşamımızı “siyasal-örgütsel” ve “özel” şeklinde bölümlere . ayıramayız. Yaşam, diyalektik bir bütünlük oluşturur; iç içedir…Bir bölümün bir parçası koparılıp alınamaz; birbirinden yalıtılamaz. Böyle bir ikilik olmaz ve olmamalıdır.Örgütün amaç ve ideallerinden uzaklaşmaya, kendisine ve yürüdüğü hedeflere yabancılaşmaya, giderek şizofreniye dek varacak bir durum, açıktır ki, ilişkinin geleceği ve selameti açısından da hiçbir geliştirici ışık yaymaz. Çoğu zaman, ilişkinin daha ileri olan tarafını da bu batağa sürüklemekle sonuçlandığı örnekler az değildir.
Kadıköy’ e geldiğimizde, deniz kenarındaki bir Cafenin bahçesindeki, boş masaya oturduk.Birbirimize kendi hayatlarımızı olduğu gibi anlattık.Semih’ le olan arkadaşlığımı da anlattım.
“- Semih şu an bizi böyle el ele bir vaziyette görse, sanırım kan çıkar!..Korkuyorum!..Bir müddet ilişkimizi gizleyelim ne olur Gürsel!..Birbirimizi farklı alanlarda, farklı zamanlarda ve farklı ilişkiler bütünlüğünde gözlemleyelim.Yapılan ortak bir eylemde bana mükemmel görünen bir olay sana çok sıradan bir olay gibi gelir ve hayal kırıklığına uğrayabilirim.Yaşamın bin bir rengi, kişilik ve davranışlardaki çeşitlilik ve zenginlik demektir. Kuşkusuz bu, tıpkı bir gökkuşağının müthiş . geçişi ve uyumu gibi bir iç tutarlılığa sahiptir.Sen kolejlerde okumuş ve burjuva dediğimiz bir üst sınıfta yetişmişsin.Ailelerimiz arasında çok büyük görüş ayrılıkları olacaktır…Senin politik görüşün nedir?”
“- Uyumsuzluk içinde ayrılıklar, fazla gizleyemez kendini. Kimi zaman, ışıltılı güzelliklerin yanında bir ilkellik abidesi sırıtıverir. Ya da tersi yaşanır. Tüm bunlara bağlı olarak üçüncüsü; kendimize ve duygularımıza zaman ve fırsat tanımaktır… Hem duygularımızı tahlil etmek, hem farklı özellikleriyle karşımızdakini tanımak; dünyanın bin bir türlü haline vereceği tepkilerle, sadece iyi günlerde değil, asıl zorunlu anlarda sergilenen performansla birlikte, bir bütün olarak değerlendirmek için zaman tanımak!.. Aşk düzeyinde tanımlanan bir sevginin gücü, ayrılıklara, yoksunluklara, zorluklara ve asıl önemlisi zamana direnebilmesiyle somutlanır sevgilim...Politik görüşüm ise; devletimizin çağdaşlık yolunda ilerlemesi için çalışmalar yapan, Atatürk` çü düşüncelere sahip hükümetlere saygı duyarım!..”
“- Evet sevgilim, zaman karşısında eskimeyen/eskitilmeyen aşklar ayakta kalmayı her zaman başarabilir…başarabiliriz.Bütün ikili ilişkilerde olduğu gibi, aşkın da belki birinci düşmanı, sevgiliyi yitirme korkusunun besleyip bir canavar haline getirdiği sahiplenme duygusudur.Sahiplenme güdüsü, sadece koruma özelliğine sahiptir.Çocuklarımızın sorunlarının çözümünü birlikte aramalı, özel ilgi alanları yaratmalıyız...”
Ailemizin korunması kolektif içinde geliştirilebilir ve anlam kazanır. Kolektifi zenginleştiren her bireysel edim ve çaba, kendi yetkinleşmesinin ve ufuk genişliğinin de güvencesidir. İkili ilişkiler de, bireyler bileşkelerdir bir yerde…İlişki biçimlerinde işleyen ve işletilmesi gereken her dişli, sevdiğimizle yaşadığımız süreç için de geçerlidir. Birbirinin gelişiminden sorumluluk duymayan bir birliktelik düşünülemez… Yalnız burada bağlılık/bağımlılık diyalektiğini doğru kurmak önemlidir. Sevdiğimizle içerili çizgi ve özellikler kendisini katlayarak bizi de zenginleştiriyorsa, hep daha mükemmel bütünleşmeye doğru ilerleyen seçimimiz sonuç olarak sıradanlığına ve belirsizliğine düşmüyorsa bu sevgi, yaşamımızda özenle korunması gereken son derece değerli bir boyut demektir. Böyle bir sevginin sadakatsizlikten korkmasına gerek kalmaz, çünkü vefasızlığa karşı güvencesi de yine aşkın ta kendisidir…”
“- Bağlılık ve bağımlılık karşıtlığı ve ilişkisi, aralarındaki bağlantılar, bunların doğru algılanıp okunması, sorunun bir diğer yanıdır. Birbirine karşı sorumluluk duyma; . zayıflık ve hataların boy vermesine olanak tanımayan ya da henüz başlangıç aşamasındayken önüne geçmeye çalışan yapıcı eleştiriler ve denetim; yanı başımızdakini gözetme, zorlandığında, açmaza düştüğünde omuz verme, bağlılığın gereğidir.Bağımlılık ise, yaşamımızı anlamlı kılan hedef ve süreçlerin başına, her şeyin önüne bu ikili ilişkiyi geçirmek; önümüze engel oluşturduğu hallerde bile onun . vazgeçilmezliğinin gözlerimizi karartacak düzeye gelişidir… Birlikteliğin boy verdiği hedef ve amaçların, koşul ve süreçlerin dahi yer yer önüne geçebilen, ancak onunla birlikte anlam kazandığı halde, zaman içinde bu zeminin yadsınmasına kadar vardığı için, varlık nedenini de ortadan kaldıran bu türden birlikteliklerin sağlıklı işleyeceği düşünülemez…”
Erketeye yatan bir düş bulutunun içinde hissettim kendimi. Konuşmalarımız hiç bitmeyecek gibiydi.Eğer ona bir şey olursa hayatımın geri kalan kısmını asla affetmezdim... Dualar dilime düştüğünde gözyaşlarım da hükmünü sürdürdü gözlerimde. Bu kaçıncı korkuydu böyle? Her defasında atlatmıştım fakat bu kez farklıydı…O’ nu kaybetmekten korkuyordum…Gürsel elini belime doladı;
“- Biraz da sahili gezelim aşkım…Okul . bitince ne yapacaksın?”
“- Savcı ya da hakim olmak istiyorum.Tayinim nereye çıkarsa oraya gideceğim…Benimle gelir misin?”
“- Bana evlenme teklifi mi ediyorsunuz küçük Hanımefendi…Şöförünüz olurum!..?Benim bildiğim bunu erkekler yapar.Benimle evlenir misin, Savcı hanım?”
“- Evet evet evet…Fakat önce ailemden beni istemen gerekecek.Biraz zorlanacaksın Fenerbahçeli…Babam Gaatasaraylıdır dikkat et!...Aynı zamanda militaristtir ha…!N e de olsa “kız evi naz evi” derler...”
“- Yeeeesssss savcımmmm or rait…Okulun bitince babandan isteteceğim seni!..”
“- Yalnız İstemeye geldiğiniz zaman, şu emperyalist bıyıklarının uçlarını biraz kes!..Babamı kızdırma okey?”
“- Okey dasti….Seni seviyorum….”
Okul yaşamında sınır tanımadan çalışan ve çalıştıkça başarılı olan bir genç olmam elbette biraz da hocalarımın gönüllerinde taht kurmaya yol açıyordu. Ben bir-iki saatlik çalışmayla sınıfın en iyi imtihanını veren bir kişiydim.Bu ilköğretimden itibaren öğretmenlerimin dikkatini çeken bir olguydu... Yine spor yaşamım, bir o kadar görkemlidir.Voleybol oynarken hayranlık uyandırırdım.Böyle olunca her ortamda en doğru kararı veren bir karaktere sahiptim.İnsan ilişkilerinde, hep en kabul gören çözümü ortaya koymaya gayret gösterirdim.Hâlbuki öyle bir ailede büyüdüm ki çoğu zaman aile çıkarları, örf ve adetlerimiz gibi bağlar beni oldukça etkiliyordu. Ailenin konuşmadığı bir ilişkiye tüm fertler, hatta tüm akraba çevresi uyardı. Anlayacağınız köyümüzdeki oldukça dar ve geri ilişkiler bireyleri tutsak alırdı. Ancak ben daha genç iken bunları ret eden birisiydim. Bir nevi aileye karşı gelmek, geriliklere ve toplumda yaşanan geriliklere tavır alma militanlık değil midir?
Boyun eğmeye asla tahammül göstermeyen bir kişilik olarak hep onurlu kalmasını bilmiştim.Ailem bu evliliğe razı gelmese de okulu bitirir bitirmez Gürsel’ le evlenecektim…
Gürsel burjuvazi yaşam tarzında yetişmesine rağmen, son derece dindar ve namazında niyazında bir insandı.Eyüp’ te el ele dolanırken benden izin isteyerek camiye girip namaz kılması ile şaşkınlığım bir kat daha artmıştı.Hemen cami önünden satın aldığım bir eşarpı başıma bağlayıp, ben de ardından camiye girerek O’ nu şaşırtmıştım!..
Gürsel yine bir hafta sonu gezintimizden sonra beni yurdun önüne bırakıp öperek ayrılıyordu.Veda ederken bizi birlikte gören Semih, koşarak yanımıza geldi.Kıskançlık ve nefret dolu bakışlarla Gürsel’ e bir yumruk atarak kaşını yaraladı.Hemen çantamdan çıkardığım mendille Gürsel’ in yarasını temizlemeye koyuldum ve Semih` e haykırdım;
“- Dur Semih ne yapıyorsun? O benim . evleneceğim insan…Okulumuz biter bitmez ailemden isteyecek!..”
“- Sen bilmezsin kızım bu tip insanları.Sen benim köylümsün, sana gelecek zarar bize gelmiş sayarız…Bunlar burjuvazi insanlar, alacağım der kaçarlar!..İçtiğin Caco Cola’ lara dikkat et veya Sana kelebek koleksiyonunu filan göstermeye kalkmasın!..Ulan eğer bu kıza bir zarar gelsin, seni anandan doğduğuna pişman ederim!.. ”
Semih’ in beni koruma duygusuyla hareket etmesi, gururumu okşamıştı.Bu sırada Gürsel;
“- Yaşama bakışın çok farklı Semih arkadaş… Yeliz’ e olan aşkımla, İsa’ nın çarmıhını Kudüs’ ten sırtlayarak en yukarılara tırmanırım... Çarmıha çivileyip ateşlerde yaksanız dahi gülümserim.Aşk sonuna kadar yürümekle olur. Tüm zorluklara, inançsızlıklara, saldırılara, bireysel rahatsızlık ve hastalıklara, ayrı görüş ve duruşlara rağmen aile çizgisinde daha fazla kenetlenerek yürümekle olur aşk...Biz Yeliz’ le birbirimizi seviyoruz…”
Semih anılmaz O anlatılır derken kastım; O’ nun çocuk kadar güzel ve deli dolu bir kalbi olduğunu bildiğim içindir.Hayatı doludizgin yaşamak, ancak ona yakışır. O ancak onun gibi yaşandıkça kabul . eder insanı. Tersini asla kabul etmez... Gürsel’ in sözlerinden sonraki gözlerindeki gülücüklerine, tebessümüne, mütevaziliğine, akıl ve zekasına birde cıvıl cıvıl olan adeta cıva gibi akışkan kişiliğini eklerseniz ortaya çıkan tablo; ulaşılması ve yaşanılması zor olan bir kişilik ortaya çıkar. O yerinde durmayan, çağlayan gibi akan, hiper aktif olarak hep yükseklerde . seyir etmiştir. Ve hep böyle de kalacaktır...
“- Sana inanıyorum arkadaş…Yeliz’ e iyi bak Sizlere ömür boyu mutluluklar dilerim!..”, diyerek hüzünlü bir şekilde arkasını döndü ve gitti...
Hayat ne garip!...Daha düne kadar İsfahan’ ım ve beyaz kanatlı erkek melek sandığım Semih, şimdi gözümden bir damla yaş olup buharlanıp gitmişti...
Okulumu başarıyla bitirdim ve diplomama kavuştum.Stajımı, babamın Avukatının yanında tamamladım.Hakim ve savcılık sınavına girerek sınavı da kazandım.Köyüme geri döndüm ve atamamın çıkacağı günü heyecanla bekliyordum.Gürsel’ le devamlı telefonla görüşüyorduk.Gürsel telefonda bana, yarın hazırlanmamı ailesiyle birlikte köyümüze beni istemeye geleceklerini söylediğinde elim ayağıma dolaşmıştı.Aileme durumumuzu anlattım ve onu çok sevdiğimi söyledim.Sakın gelecek misafirlere yanlış bir harekette bulunmayın diyerek, sıkı sıkı tembihledim.
En güzel elbisemi giyinip, makyajımı tamamlayarak, gelmelerini pencere kenarında dört gözle bekledim.Nihayet arabaları göründü.Sevinçten kalbim duracak gibiydi sanki.Hemen kapıyı açtım ve Gürsel’ i görünce sarıldım.Annesi ve babasının ellerini öptüm.Gürsel’ in elindeki çiçek ve çikolatayı alarak kardeşime mutfağa bırakmasını söyledim ve misafirlerimizi içeri buyur ettim.Babam elini uzatıp tokalaştı ;
“- Buyrun efendim hoş geldiniz….Sefalar getirdiniz…Ne iyi ettiniz de geldiniz!...Nasıl geçti yolculuğunuz?Köyümüz İstanbul’ a pek uzak sayılmaz gerçi, üç saat mesafede…”
“- Hoş bulduk efendim, teşekkür ederiz sizler nasılsınız.Allah iyilik versin.Köyünüz çok güzel ve çok şirin.İnsanlarınızı da zaten basın ve yayından tanıyoruz…Başarılı nükleer protestolarınızdan haberdarız. Yeliz artık bizim de kızımız sayılır.Kızınız sizleri ve ailesini çok seviyor…Caretta Carettalar ne alemde?..Buraya hayırlı bir iş için geldik.”
“- Sağolasınız, buyrun!...”
“ –Efendim sebebi ziyaretimiz belli. Evlatlarımız tanışmış, kaynaşmışlar. Bize de vazifemizi yapmak düşüyor… Allahın emri, peygamber efendimizin . kavliyle…Kızınız Yeliz’ i, oğlumuz Gürsel’ e istemeye geldik!..”
“- Oğlunuz ne iş yapar?..”
Kahve tepsisi elimde babama kızarak söylenirim;
“- Eh be baba sana doktor olduğunu söyledim ya…Daha ne sorup duruyorsun?..”
“- Kızım icaptan soruyorum.Verdim gitti, alıp götürün kızı, turşusunu mu kuracağım deseydim…Ver şu sirkeyi içeyim!..Amannn kafamı karıştırdın ver şu kahveyi de içeyim soğumasın!..Sen de kıçının üstüne güzel otur evladım!..Neden heyecanlanıyorsun, Yoksa kızımı vermeyeceğimden mi korkuyorsun?..Önce de bana; Hangi takımı tutuyorsun, hangi partidensin?İnsan haklarıyla, hayvan haklarıyla aran nasıl, doğayı koruyor musun, Kızılaycı mı ve Yeşilaycı mısın?... ”
“- Fenerbahçe takımını tutuyorum fakat babam Galatasaraylı… . Klasik olsun diye böyle oturuyorum, şekil olmasın!..Kızılayla aram iyidir de Yeşilayı pek sevmem!..”
Gürsel’ in annesi Suzan Hanım söze karışır;
“- Ben de Beşiktaş takımını tutarım…Maçlarda evimizde soğuk harpler yaşanır!..”
Doktor İbrahim bey damardan girer ve başlar slogan atmaya;
“- Almaya… almaya… almaya geldik…Sizin kızınızı almaya geldik… ”
Babam heyecanlanır;
“- Oley..oley oley oley..Şampiyon…Şampiyon…”
Konu Avrupa ve Türkiye liglerine taşınır.Beni isteme fasılları unutulmuş, muhabbete dalmışlardı.Gürsel ve babamın maç tartışmalarıyla babam sinirlenir;
“- Vermiyorum…Vermiyorum lan sana kızımı vermiyorum.Fenerlilere kız mı verilir!..Benim kızımı ne Tanju’ lar, ne Hagi’ ler ne Şabani Nonda’ lar . istedi de vermedim.Galatasaraylı ol, vereyim!...”
Tam bu sırada ben araya girerim;
“- Hooopp Babişkom, neyi veriyorsun?Bak anlatırım özgürlük haklarımızı, devrimci mücadelelerimizi ve yeşillikleri… Tanju ihtiyarladı, Nonda zenci!..Sen bakma babamın söylediklerine, siz usulen devam edin beni istemeye Gürsel’ cim!...Evlilik hakkımız… söke söke alırız!..”
Annem elinde çalı süpergesi ve . boş tencereyle;
“- Bak herif yetti gari…Sen vermesen de ben verecem…Sen köyün muhtarısın emme ben de bu evin muhtarıyın şincikten gari…”, der ve süpürgeyi babamın kafasına yapıştırır…
“- Tribünlerden ses gelmiyor..Nerde bu Galatasaraylılar…Kurtarın beni bu karıdan!...”
Doktor İbrahim bey, babamın elinden tutarak başlar oynamaya;
Lay lay lay lay lay lay lay lay la….Yaşa Galata..Bu gece barda, gönlüm hovarda, çalsın sazlar oynasın kızlar…Hayda hayda gül hayda…”
“- Ben bu adamı çok sevdim verdim gitti!..”
“- Sağolasın dünür…Müsaitseniz hemen aile içinde nişan yapalım diyoruz?”
“- Olmaz protesto ediyorum… Köy muhtarlığının salonunda nişanı yapacağız ve mücahit . dava arkadaşlarımın da gözleri nişan görsün!..Bu gün köyümüzde misafirimiz olursunuz, yarın gece nişanı yaparız dünür tamam mı? ”
“- Tamam aslan Galatasaraylı…”
“- Nasılsın aşkım heyecanlandın mı?..Bak, çok korkuyordun!..Oldu işte aşkım, oldu…”
Gürsel ve ailesini üç katlı evimizde misafir olarak ağırladık.Annesi köy hayatına alışık olmadığı için biraz . zorluk çekmişti. Babası İbrahim bey, köyden yetişmiş bir baş hekimdi.Babam onlar için davar kesti.Etleri mangal başı yaparak, güle oynaya afiyetle yedik.Çatı katına, misafirlerimizin yataklarını serdim. Sabaha kadar gözümü uyku tutmadı…Gürsel’ e köyümüzün tarihi ve doğal güzelliklerini gezdirmek istiyordum.Güneş doğunca annemle birlikte güzel bir kahvaltı hazırladık.Daha sonra evden izin isteyerek, Gürsel’ . le birlikte dışarı çıktık;
“- Köyümüz Roma devrinden kalmadır.Bak bunlar mermer sütunlar ve kitabeler…Köyümüze ayrı bir hava veriyor değil mi?..Dağlarımızda çam ağaçları yetişir.Şu taş ocağını görüyor musun?…Çocukken evden kaçar oraya saklanırdım!..Köprü, cami, medrese gibi yapılarımız hala önemini korur . Köyde yaşayan halkımız daha çok sığır yetiştiriciliği yaparlar.Köy meclisinin aldığı kararlara herkes uymak zorundadır.Her hafta sırayla hayvanları otlatırlar.Bağ ve bahçelerimizde çeşitli meyveler yetişir.Dur sana elma toplayayım…”
“- Teşekkürler canım benim.Hadi şehre gidelim de nişan yüzüklerimizi ve kıyafetlerimizi alalım!..Akşama nişan var acele etmeliyiz…”
“- Tamam canım..”
Bu sırada, yolda el ele tutuştuğumuzu gören Semih’ in annesi Keziban teyzeye takılırım;
“ –Akşama nişanım var buyrun gelin teyzecim beklerim..”
“- Ah benim güzel kızım...Kime niyet kime kısmetmiş.Yıllarca seni oğluma almak isterdim şu kaderin işine bak!...Demek kısmet değilmiş.İnşallah ömür boyu mutlu olursun.Semih’ de Kaymakamlığı kazandı.Doğuda Zuzu ilçesinde göreve başlayacak.Bir de O’ nun mürrüvetini görsem de torunlarımı sevsem.Gözüm açık gitmez.Fakat Nerde… evliliğe karşıyım deyip durur!…”
“- Üzülme teyzeciğim, günün birinde O da evlenir.Hoşça kal biz şehre alışverişe gidiyoruz.Akşama bekleriz unutma!...”
“- Gelemeyiz kızım…Kocam sana ve babana çok kızgın, bizi de yollamaz...”
“Canınız sağ olsun, görüşmek üzere…Kendinize iyi bakın..”
Alışverişleri yapıp köyümüze geri döndük.Muhtarlığın salonu çok güzel bir şekilde süslenmişti.Orkestrada bizim sevdiğimiz “ Woman in Love” şarkısı eşliğinde salona girdik.Köylülerin alkışları arasında babam kürsüye çıkarak başladı nutuk atmaya;
“- Sayın köylülerimiz…Sol hareketlerimizin yeniden filizlenmesine ve güç kazanmasına zemin hazırlıyorum.İllegal olarak sürdürdüğümüz çalışmalarımıza legal bir ivme kazandırmak için kızımı bu Fenerbahçeli gence verdim.Bu akşam burada kızımın nişanını . yapmak için toplanmış bulunuyoruz.Devir, ideolojik kamplaşma devridir.Milli Demokratik Devrim içinde ailemizi ve beni suçlayanlar olacaktır.Karşıt fikirleri okumadan, öğrenmeden Ortadoğu’nun terör bataklığında devrim hayalleri kuramayız…Elbette aramızda Fenerliler ve Beşiktaşlılar da olacaktır… Nişanımızı sabotaj girişimlerinde bulunan provokatif eylemlerde kaosu derinleştiren devrimci örgüt gençlerimizi şiddetle kınıyorum.Bunları kışkırtan yan komşumuz Nuri , oğulları Semih’ e kızımızı alamadığı için derin darbe sürecini hızlandırmışlar ve Ergonik provokasyonlarını da sahneye koymak istemişlerdir.Fakat planlarında başarılı olamamışlardır… Nişanımızda patlatılması düşünülen iki sis bombası ele geçirilmiş, ihtilalleri yarım kalmıştır. Şimdi evlerinde sıkıntılarından mısır patlatmaktadırlar...Nuri duy sesimi, bi daha sana zırnık kuruş yok!...Sayın köylü vatandaşlarım, bundan böyle yeni oluşuma benimle birlikte var mısınız?...”
Nişana gelen bütün köylüler pankart açarak bağırır;
“- Varız……………! ”
“- Öyle ise bu nişan yüzüklerini takmak için köyümüzün en yaşlısı İsa Emmi’yi huzurlarınızda sahneye davet ediyorum…”
Aradan altı aylık bir zaman dilimi geçtikten sonra Adalet Bakanlığı, sınavı kazananları Ankara’ ya çağırdı.Babamla birlikte Ankara’ ya gittik.Tayinimin, Doğu Anadolu’ daki ufak bir ilçeye, savcı olarak çıktığını öğrendim.Türkiye’ nin neresi olursa olsun, seve seve görev yapmaya hazırdım.Cep telefonumla müjdeli haberi Gürsel’ e bildirdim.Nişanlı kaldığımız süre içerisinde ben doğu görevimi, Gürsel’ de ihtisasını tamamlayıp düğünümüzü yapmaya sözleştik.
Özel aracımızla babam, annem ve ben tayinimin çıktığı ilçeye doğru hareket ettik.İlçe çok bakımsızdı.Kerpiç ve taştan yapıların çoğunlukta olduğu köyde, pek ağaç yoktu.Yollar koyun pislikleriyle dolu ve kayrak taşları üzerinde zor yürünüyordu.Fakat yeni yeni bakım, onarım , ağaçlandırma çalışmaları başlamış görünüyordu.Babam arabayı durdurup, sokakta gördüğümüz şalvarlı bir amcaya Adliyenin yerini sordu.Şalvarında cep telefonu, kulağında volkmen kulaklığı takılı olan amca, yarı türkçe yarı kürtçe ifadelerle bize Adliyenin yerini tarif etti.
Adliyeye vardığımızda, kendimi tanıttım.Yazı işleri müdürü olduğunu öğrendiğim görevli arkadaş, bir hizmetliyi çağırarak lojmanın yerini göstermesini söyledi.Görevliler önümde 90 derece dik açıyla eğilip hürmetle yaklaşıyorlardı.Hizmetli;
“- Hoş gelmişsen efendim.Başımız gözümüz üstüne yeriniz vardır.İlçemize ilk defa bayan savcı atanmıştır.He vallah ilçemiz için gururdur.Benim adım Boran` dır...”
Babam yine ezilmiş ve bastırılmış halkların özgürlük mücadelesinden dem vurmaya başladı.Babamı susturdum.Artık ben bir Savcı hanım’dım…Hizmetlinin yanında ağırlığımı hissettirmenin gerektiğine inandım.Arabadan bavullarımızı çıkarıp lojmana bıraktık.
Ailemle çarşıya çıkarak ev için ihtiyaç olan eşyalarımızı tamamladık.Babam ve annem hafta sonu kalarak bana yardımcı oldular.Ben göreve başlayınca geri döndüler.
Bana gösterilen makam odasındaki masama geçtim.Adliyede görevli personel hoş geldin ziyareti yaparak kendilerini teker teker tanıttılar.Daha sonra aşiret reisleri oldukları söylenen ziyaretçiler, köy muhtarları ve Korucular geldi.Pos bıyıklı amcaların , beni küçümser bir tavırla, içten içe bıyık altından güldüklerini seziyordum.Konuşurlarken kız çocuklarını yok sayıp, erkek evlatlarının sayılarını söylüyorlar ve iki-üç avrat almanın mutluluğu içinde, birbirleri ile şakalaşıyorlardı.Korucular bölücü terör örgütlerine karşı gösterdikleri mücadeleyi anlattı.Yeni gelen Kaymakamla birlikte aşiret cinayetlerinin azaldığını, bölücü örgütün köylerine daha yanaşmadıklarını söylediler.En son ilçenin ileri gelen yöneticileri ziyaretime geldiler.Her ziyaretime gelenin ağzında yeni Kaymakamlarının çalışkanlığı ve dürüstlüğü vardı.Kaymakam Bey, . Şehre Valiliğe gittiği için o gün ziyaretime gelemeyeceğini, yarın mutlaka geleceğini şöförü ile çiçek yaptırarak haber göndermişti. İlçedeki insanlara kendini bu kadar sevdiren bu şahısı, çok merak ediyordum.Ertesi gün hizmetli kapımı tıklayarak açtı;
“- Efendim müsaitseniz ilçemiz Kaymakamı şeref vermiştir…’
O’ nu aylar sonra tekrar gördüğümde, küçük dilimi yutacaktım.Şaşkınlıktan elimde tuttuğum çay bardağını yere düşürdüm;
“- Semih!...Olamaz bu gerçekten sen misin?..Ben diyordum bu ilçenin adını daha önce duymuştum.Keziban teyze söylemişti tabi ya….Senin Zuzu ilçesine kaymakam olduğundan bahsetmişti.Ben nişan heyecanıyla unutmuşum…Nasılsın?.. İyi görünüyorsun!...Bütün ilçe halkı senden övgüyle söz ediyor.Bunlara sihir filan mı yaptın?Hem dur bakalım!...Benim aynı ilçeye tayinimin çıkması bir tesadüf olamaz…Mutlaka senin bu işte bir parmağın var, bunu hissediyorum…”
“- Hakim ve Savcıların ilk atamalarını yapan Tetkik Hakimlerden bir tanesi, eskiden SEV_YOL örgütümüzün dedelerindendi.O’ nun açıklarını biliyordum.El altından sopa gösterdim ve senin tayinini yapmak zorunda kaldı.Ulu önder Atatürk; nasıl ki kurtuluş harekatını Havza’ dan başlatarak Samsun’ . a ayak bastı…Ben de harekatımızı Doğu Anadolu’ muzun en uç noktalarından Zuzu’ ya ayak basarak başlatmak istedim!...Zuzu’ ya geldiğimde buranın giden eski Savcı’ sı, daha ilk günden kafayı bana takmıştı.Ayak bastı parası dahi almak istedi.Burada iki horoz olmaz diye düşündüm.Gittim Ankara’ ya… Bir torpil bulup “ eskimiş çoraplarınızı atın, yenisini kumaş yapın!..” dedim.Anlarsın ya!...Az daha, Adalet ve İç işleri Bakanlıkları arasında, meydan muhaberesi çıkacaktı…Ben köydeki küçük kız çocuklarını okutmak için eşimle birlikte kapı kapı dolaşıyorum, köylüler savcıya gidip dolduruşa getiriyorlar ve engellemeye çalışıyorlar…”
“- Ne…ne dedin sen?Sen evlendin mi?..”
“- Evlenmek zorunda kaldım.Eşim ilçedeki okulumuzun tek öğretmeni.Terör yüzünden Hiç kimse bu ilçeye gelmeye cesaret edememişken, eşim Hülya burada öğretmenlik yapıyor.Okulun tek sınıfında bütün sınıfları okutuyor.Üç aylık hamile olduğunu öğrenince mecburen evlendim…Dur sözümü kesme!..Giden savcıda kalmıştık…Bayramlarda Protokolda Ön sırada benim olmam gerekirken, törenden sonra gelip en başa kendisi geçiyor ve halkın gözünde beni küçük düşürmeye çalışıyordu..Özgürlük ve bağımsızlık mücadelemiz . karşısında büyük bir engel teşkil ettiği için, şikayet ettim.Seni buraya getirttirdim.Zaten buraya sürgün gelmiş,Külhanbeyinin tekiydi.Şimdi sen ön sırada olsan dahi köylüler; “bayana saygısından yer verdi diyecekler” en azından….
“- Hani evliliğe karşıydın, bakıyorum fikirlerinin çoğunu değiştirmişsin?”
“- Nasıl değiştirmem be, nasıl değiştirmem?..Hayat hiç de öyle kitaplarda yazıldığı gibi değilmiş.Atatürk büyük insanmış…Koskoca Anadolu’ yu düşmandan temizledi,devrimler yaptı ve kurtardı.Ben daha ufacık bir ilçeyi kurtaramadım.Her gün ilçedekilere içtima yapıp konferanslar düzenliyorum zor…Beraber başaracağız.Bana yardım et!..”
“- İlk geldiğim gün köyde yol ve ağaçlandırma çalışmaları yapılıyordu.Sorduğumda Kaymakam yaptırıyor dediler bravo…çok hoşuma gitti!...Sana yardımcı elbette olacağım ne de olsa hemşerim değil misin!… “
“- Ağaçları TEMA vakfından getirtinceye kadar canım çıktı.Eşim de taştan bir kütüphane yaptırdı ve internet yoluyla bir kamyon dolusu kitap bağışlandı.Fakat okuyacak adam bulamıyoruz!..Kız çocukları okusun, hiç kimse teröre karışmasın ve töre cinayetleri olmasın istiyorum.Evlere gıda ve çocuklara oyuncak yardımı yaptırdım.Bu yüzden köylüler bana alıştılar.Hücre evlerini tapuda başkalarının üzerine devrettim ve Örgütten ayrıldım.Artık devletim ve ailem için çalışacağım.Hülya’ yı çok seviyorum…”
“- Ailenin haberi var mı evlendiğinden?”
“- Hayır şimdilik yok…Yaz tatilinde eşimi tanıştıracağım.Eşimin memleketinde düğün yaptık.Sadece onlar biliyor.Daha bizimkiler bilmiyor.”
“- Nuri amca senin evlendiğini duysun bir an önce…Babamla arası iyi değil.Her gün . köy kahvesinde ayrı masalarda konken oynayıp bir birlerine laf atıyorlar.Benim başkasıyla nişanlandığım için tafra yapıyor!..”
“- Onlar kavga da etseler severler birbirlerini.Haftaya Beyaz Yürüyüş varmış onurlu bir siyasi mücadelenin, başı dik, lekesiz bir siyasi hayatın yeniden dirilişi için Ankara’ ya gideceklermiş!...”
“_ Desene köylülerimize iş çıktı.Babam kaç para alacağının telaşına düşmüştür şimdi!...”
“- Hatırlıyor musun Yeliz?.Çocukken gittiğimiz izinsiz gösterilerde, bizleri en önde yürütürlerdi.Çocukları gören zavallı polislerimizin elleri kolları bağlanırdı.Bir keresinde tanktan, sarı boyalı su sıkmışlardı üzerimize.Boya bir hafta yüzümüzden ve ellerimizden çıkmamıştı.Okuldaki öğretmenimiz yüzümüzdeki sarı boyayı sorduğunda ;
“- Köyümüzde sarılık salgını var öğretmenim!..Doktor amca bizi, sarılığa karşı önlem olarak sarı renge boyadı!..”, yalanını uydurmuştum.Öğretmen de inanarak bana;
“- Geçmiş olsun evladım…İyi ki ben küçükken sarılık geçirmişim.Sanırım bana uğramaz!..”, diye söylemişti…
“- Evet Semih ne günlerdi o günler…Beni eşinle tanıştırmayacak mısın?..”
“- Tanıştırmaz olur muyum!..Akşam yemeğe davetlisin.Mutlaka bekliyoruz!..Kaymakam lojmanı nerede diye sor, kime sorsan gösterir!..”
“-Vay be… Tamam Kaymakam bey, akşama görüşürüz!..”
Semih’ in evinin zilini çaldığımda, kapıyı eşi Hülya açtı.Gayet güler yüzlü, doğal, içten ve samimi bir ifadeyle karşıladı;
“- Hoş geldin Yeliz’ cim…Evleninceye kadar bu adamdan neler çektim neler.Senden az bahsetmedi.İki lafın arasında sen ve örgüt vardı.Artık örgüt mörgüt kalmadı…O’ nun başına öyle bir çorap ördüm ki , şimdi aklı fikri doğacak erkek çocuğunda…”
Bu sırada banyoda traş olan Semih;
“- Hoooop hop aleyhimde atıp tutmayın bakalım.Orada neler oluyor?..Daha çooook yapacak işlerimiz var bu ilçede çooook...”
Yemek boyunca çocukluk anılarımızdan bahsettik.İlçede Hülya’ nın yaşadığı zorluklar ve neler yapmamız gerektiğinin projelerini, kafamızda geliştirdik.Yarın öğleden sonra Belediye salonunda toplanıp köylülere konuşma yapmak için sözleşerek eve gittim.Telefonda Gürsel’ e bütün olanları anlattım.Semih’ in evlendiğini duyunca rahatlamıştı.Bana sonsuz güveniyordu. Yatağıma huzurlu bir şekilde yatarak güzel bir uyku uyudum…Konuşma metnimi özenle hazırladım ve ertes gün;
“- Değerli ilçemizin mülkü amirleri ve ilçemizin değerli vatandaşları…
Bu ülke sadece Türklerin değil, Kürdü, Arabı, Lazı, Abazası, Çerkeziyle, hepimizin ülkesi...Eğer Kürtler için asker öldürüyorsanız biz istemiyoruz… Deyin ki; biz Kürtlüğümüzden ve bu ülkede yaşamaktan mutluyuz.Ayrıca sizler çocuklarınızı okutmamakta ısrar etmeye devam ettiğiniz sürece cehaletin esiri olmaya ve hep böyle ezik kalmaya mecbur kalırsınız!…Buradan aşiret reislerine sesleniyorum!..Töre cinayetlerine bir son verin!..Allahın verdiği canı allah alır.Kız ve erkek çocuk ayırım yapmayın.Hepimiz insanız.Basit meseleleri büyüterek birbirinizin canını yakmayın!.. Türkler ve Kürtler asırlardır kardeş olarak yaşamışız.Adımız Ahmet olur, Mehmet olur, Ayşe olur, Fatma olur...Bu güne kadar hiç kimse çıkıp da bu Kürt ismidir, ya da bu Türk ismidir dememiş.Öğretmenimizin hanımı bir Kürttü…Türklere düşmansa eğer neden bir türkle evlenmiş?..Atalarımız omuz omuza çarpışmış ve yurdumuzu düşmandan kurtarmışlardır...Yazık.. galeyana gelmeyelim kardeşlerim.Hele hassas olduğumuz şu günlerde kenetlenip kardeşliğimizi pekiştirmemiz gerekirken bu tür oyunlara gelip birbirimizi üzmeyelim.Zaten bölücülerin de istediği bu değil mi ?yüzlerce şehit verdik hala vermekteyiz…Biraz . duyarlı olmamız gerekirken, tahsil görmüş insanlardan bile tepkili konuşmalar yerine, daha telkin edici sözler duymak isteriz.canlar veriyoruz içimiz yanıyor .Lütfen bunun için kardeşliğimize gölge düşürmeyelim .Biraz daha sağ duyulu ve anlayışlı olup içinde bulunduğumuz tuzağı, dış ülkelerin lehine çevirmeyelim.Bu güne kadar iç içe yaşadık hiç bir sorun çıkmadı da şimdi ne oldu?..Düşman ülkelerin savaşta yıkamadığı bu devleti, içten yıkmaya çalışıyorlar.En çok şehidi kürt kardeşlerimiz veriyor, o yüzden kürt kardeşlerime sesleniyorum…Hassas ve alıngan olmayın…Bu vatan hepimizin ve bu vatanı iç dış düşmanlardan, atalarımızın yıllar önce yaptığı gibi beraberce temizleyeceğiz.hepimiz kardeşiz ve bu hep böyle kalacak.Ne mutlu Kürt kökenli Türkiye vatandaşıyım diyebilene!...Ve NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..”
Konuşmamı bitirince ilçe halkı beni alkış yağmuruna tuttu.Konuşmamdan çok etkilenmişlerdi...Semih kulağıma eğilip;
“- Ben seni buraya boşuna mı getirttim.İşte olay bu….Ancak bu kadar olur.Teşekkür ederim, ekmeğime yağ sürdün.Bundan böyle yapmak istediğim devrimleri daha kolay gerçekleştireceğim sayende…Büyük derneklerden yatırım sözü aldım, kahvelere dikiş atölyeleri kuracağız . ve kadınları üretime dahil edeceğiz.İşsiz genç kalmayacak…Tenis ve golf sahları dahi açacağız… SRAP( sosyal rahatlama projesi) projelerimiz kapsamında ilçemiz güzelleşecek.Çok heyecanlıyım!..”
İlçede bulunduğum iki yıl boyunca değişik maceralar yaşadım.Bir çok kez ölüm tehlikesi atlattım.İlçedeki vatandaşları etkilediğimizi düşünen bölücü örgüt üyeleri tarafından, kaldığım lojman kundaklandı.Evimin kapısına kuru kafa asıldı.Semih’ le birlikte şehre giderken yolumuza mayın döşendi.Beni seven aşiret reisinin önceden bilgi vermesi sonucunda, mayın patlatıldı.Mayını yerleştiren örgüt üyesi genç, Aşiret reisi Adar’ ın akrabasıymış.Adar O’ nun dağdan indiğini görünce, ailesine gdip sormuş ve durumu öğrenmiş.Babası kendi elleriyle getirip adalete teslim etti.Gencin elinden her şeyi itiraf eden bir dilekçe alarak, . DGM ‘ ye sevk ettim.İtirafçılık yasasından yararlanarak, sanırım az bir ceza aldı.Soğuk kış günlerinde, dağdan inen kurt sürüleriyle mücadele ettik.Yine Semih’ in evde olmadığı soğuk bir kış günü, Hülya’ nın yanındaydım.Hülya` nın doğum sancıları başlayınca, doğum yaptıracak ebeye ulaşamadım.Hülya’ nın göbek bağını ben kestim.Semih’ in ısrarı üzerine, dünya tatlısı Merdo’ nun, isim annesi oldum.Hülya ile birlikte kapı kapı dolaşıp, kadınlara hafta sonları okulda, okuma yazma öğrettik.Kadınlar açtığımız dikiş atölyelerinde çalışarak aile bütçelerine faydalı olmaya başladılar.Tabi para kazandıkça evlerinde de söz sahibi oldular.Bu durumdan erkekler, dıştan hoşnut görünmeseler de, içten içe gurur duymaya başladılar.Köy gençliğine voleybol, basketbol, tenis sahaları yapıp, kendi . aramızda iddiasına maçlar düzenledik.Zirai donatım Kurumu aracılığı ile Arıcılık, mantarcılık ve hayvan besiciliği kursları açıp, aldığımız tarım kredi yardımları, SRAP projeleri ile, ilçe insanlarına yardımlarda bulunduk…
İlçede bulunduğum iki yıl gibi kısa bir süre zarfı sonunda Semih, Hülya ve ben, Bermuda Şeytan üçgeni oluşturup ilçeyi mıknatıs gibi etkimiz altına alarak, yoktan var etmiştik .Tayinimin Orta Anadolu’ ya çıktığı gün, ilçede derin bir yas ilanı vardı sanki…Semih ev eşyalarımı bir kamyona yüklettirip tayinimin çıktığı şehrin Adliye lojmanına önceden gönderdi.İki gün misafirleri oldum.Adıma düzenlenen veda yemeği ardından, güzel bir konuşma yaparak ertesi gün göz yaşları arasında otobüse binerek veda ettim…
Hasret rüzgarında dalgalanan saçlarımı hicrana uzatan bir yolculuktu. Yol boyunca rengarenk güzellikler ve sevdalı gönlümde hasretin acısıyla yalnızlığım aksediyordu… Şiir olurdu gecelere her bakışı… Issızlığın kırıkları batardı, sinemdeki duyguları coşturarak… Göz yaşları içinde, yıldızlar yağardı saçlarıma. Yazgısını silemediğim karanlık kuytularımda, ufkama oturttuğum umudumu hiç kaybetmedim yine de!..
Ekmeğime katık ettiğim bir hiçliktir, bağrımda çırpınan yaşama sevinci. Sevdanın gözleriyle doğarken gün ufuktan, faytonlar çekerdi uluorta küskün sözcüklerimi. Geçmişin acılarından hızla kurtulmak içindir; baharın, güzün, gecenin, gündüzün özlemle beklenişi… Yürek bekleyişle dolarken; gün akşam sefalarında dinlenirdi mahrumiyetle… Kimse bilmez Yeliz Hanım` ın portakal ağaçlarının kokusunu nasıl sevdiğini… Gün boyu biriktirdiğim hayal kuşlarımın, sevdalı koynumdan uzaklara havalanışıyla başlardı her suskun gece. Ve her dertli gece bitmez gibi görünse de, mecburdur sabaha varmaya.
Mızrabın ucundan dökülen her besteye üşüyen sözler yazılır açık kapılar ardında. Can sıkılır yokluğun sihirli tükenmez var oluşuyla. Bestesiz, güftesiz, hükümsüz bir rüzgar okşar Yeliz Hanım’ ın saçlarını... Sitemlere mutluluk eklenirken; buğusuz düşler, yoksul sevinçlere yaslanır… Hiçbir yakınlık o uzaklık kadar yakın değildir alın çizgisinde. Uykular en tatlı yerinden bölünürken her gece, göğsüme taktığım bir çengelli iğnedir, sol yanımdaki vesikalık yürek atışlarım... Kızıl bir ateş okşar Yeliz Hanım’ ın üşüyen avuçlarını…
Gülümseyerek uçuşurken kavakların pamukçukları, uçurum kenarından yürür sevdalı bakışlarım. Karanlığa gömülen, telli bir duvaktır. Hayata inat, el ele atılan her adım suskun, durgun bir mutluluğun hediyesi, çiçek açan dallar umudum olur.
Baldan tatlı uykular bölündükçe, boncuk boncuk tere dönüşür mısralarda her titreme. Her yürek atışı parlatır zamanı sevda yolunda, gönülde iz bırakan yaman bir maşuktur deli rüzgar. Muhteşem bir mazide okşadığı silik yüzleri unutur esrarlı bir besteyle yırtar eski defterleri. Üzgün, ışıklı evlerde ağlamadan uyuduğu her gece, karanlığa sokulur Yeliz hanım. İçimi dağlayan çığlıklarımı susturup, tozlu raflara kaldırırım acılarımı. Rüzgarın armağanı yeni başlangıçları giyindim üzerime. En dar zamanlarımdan en geniş ovalarıma . kanter içinde yalınayak koşar gelirim.
Günahsız bir mermi ile ayağa kalkar dağım taşım, ateşin sesi yüreğin tutuşmasından bellidir. Ansızın bu birleşmeyle ürperir deniz, aşkın kıvılcımıyla tipi yemiş gecelerde, usulca birleşir iki yürek.Dertlerimi dökerim gül yapraklarına, emanet hüzünlerimi dünlere bıraktım.
Yıllanmış karanlıklar bozguna uğrar rengarenk tebessümlerle. Cennete uzanan bir yolda derlenir toparlanır yürekler. Gece ve gündüz değişirken bin bir nazla niyazla, öyle ince öyle yumuşaktır gül kokulu saçları Yeliz Hanım’ ın. Çok uzaklarda her sabah tatlı bir sevda uyanır, yeni güne Gürsel’ in en tatlı sesiyle uyanmaktır düşlerim. Lakin bitecektir her acı, gecenin gündüze varması gibi…
Nihayet uzun bir yolculuktan sonra tayinimin çıktığı şehre geldim.Adliyede yeni göreve başlama yazımı yazdırıp, adli tatil iznimi kullanmak için kendi köyüme doğru hareket ettim.Annemi ve babamı görmeden İstanbul’ a gitmek istemedim.Biliyordum ki Gürsel beni sabırsızlıkla bekliyordu…

Zuzu cenaze kalabalığından yorgun düşmüştü ve ilçe insanları derin bir . uykudaydı.
Haziran ayının ortası sayılırdı... Urartu uygarlığının kavurucu sıcaklarından bunalan halk, damların tepelerinde, avlulara kurdukları ahşap sedirlerin üzerinde, sere serpe uyuyorlardı.
Gökyüzüne baktım, yıldızların büyüsü gözlerimden kaybolup gitti…Bir an için, Semih’ le geçirdiğimiz çocukluğumuzun en masum ve coşkulu yıllarını hatırladım.Oysa şimdi, yüreğim yangın yeri gibiydi…Paramparça olmuş bir hayatın, acımasız bir hikayenin baş kahramanı olmuştum.Keziban ana’ nın ve Nuri amca’ nın feryat figanları yüreğimi dağlıyordu.Hülya’ nın ablasından başka hayatta hiç kimsesi yoktu. Ablası, Hülya’ nın cenazesini ve Boran’ ı alıp kendi memleketlerine götürmek istedi.Fakat ben;
“- Sevenleri ayırmayalım, isterseniz her ikisini de bizim köye gömelim!..”
“- Tamam . Yeliz Hanım, bence de en doğru hareket bu olacak.Allah ne derse o olur…Kız kardeşim komada yatarken, Boran’ ı size emanet etti.Bakacak mısınız?..”
“- Hiç bakmaz olur muyum!...Ölünceye kadar kendi çocuğum gibi bakacağım.Gözünüz arkada kalmasın…Allah’ a emanet olun…İstediğiniz zaman Boran’ ı görmeye gelebilirsiniz.Hoşça kalın!..”
Semih ve Hülya olay günü, Şehre alışverişe gitmişlerdi.Bizim köyde yaptığımız çalışmalardan ve insani yaklaşımlarımızdan rahatsızlık duyan bölücü örgüt, öldürme planı kurmuştu.Benim tayinimin çıkmasından dolayı ilçeden çıkıp gitmemle, ölümden kıl payı kurtulmuştum.Semih ve Hülya Şehirden dönerlerken teröristler, yola yerleştirdikleri mayını patlatmışlardı.Hülya henüz ölmemiş komadaydı, aracı kullanan Semih orada ölmüştü.Sonradan olay yerine gittiğimde vicdanım sızladı. Boran’ a aldıkları oyuncaklar yerlere saçılmış vaziyette parçaları duruyordu.Barışa ve kardeşliğe yine dinamit koymuşlardı.Hülya’ nın ablası, ben ve Semih’ in ailesi, Hülya’ yı ölmeden önce, son kez görmüştük.Beni gördüğünde gülümseyen Hülya’ nın dudaklarından dökülen son sözcük;
“- Yeliz; oğlumu sana emanet ediyorum O’ na iyi bak!...”
İçimdeki isyan, pimi çekilmeye hazır bir el bombası gibi hazır duruyordu.Biliyordum ki o bomba infilak ettiğinde, duygularım paramparça olacak ve göz yaşlarım sele dönecekti…
Çaresizlik denizinin adeta girdaplarında çırpınıyordum.Bir değirmen gibi fikir ve düşüncelerimi öğüten beynimle tükettiğim yalnızlığımdan kurtulduğum andı yaşadığım an.Sessizlik orkestrası, cenaze aracına emanet edilmiş dualara eşlik ediyordu.Çiçeklerin solukluğuna, renklerin rehin alışına tanık oluyordum.Semih hayalimde çelik çomak oynuyor, çember çeviriyor, Hülya en güzel yemekleriyle sofrasında beni ağırlıyordu…Boran’ ın ağlama sesiyle kendime geldim.Cenaze aracında, O’ nun karnını doyurdum.Düşler kuramadım bu sabah, bu sabah ben yenilmeye yolculuk ediyordum…
Boran’ ı anneme bırakarak İstanbul’ a hareket ettim.Günlerce beni bekleyen Gürsel, otogarda beni karşıladı.Hasretle birbirimize sarıldık.Gürsel’ in eş durumundan tayininin benim çalışacağım ilin hastanesine çıkması için, nikahımızı erken kıydık.Bir hafta sonra düğünümüzü yapmaya kararlaştırdık.Gürsel’ e, Semih’ in öldüğünden söz etmemiştim henüz;
“- Sevgilim sana özel bir şey söylemek istiyorum!..”
“- Söyle canım!..”
“- Benim Semih` ten bir oğlum var…Nikahtan sonra sürpriz yapmak istedim sana!..”
“- Ne…! Fakat bu nasıl olur, hani beni çok seviyordun?..Senin yaptığın, hangi ahlaka sığar?..Git gözüm görmesin seni, kimden peydahladıysan oraya git!..”
“- Dur aşkım, hemen sinirlenme ve anlatacaklarımı iyi dinle!..”
Gürsel göz yaşları içerisinde pişmanlıkla sarıldı;
“- Benim iyi yürekli, melek . karıcığım..”, dedi ve öptü …

Yazan : Sedat ERDOĞDU

S O N

Site Editöründen Not : Bu güzel eserinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.

Ekleyen: Sedat ERDOĞDU - 04.01.2011 - 840 Okuma - 0 Yorum
« Önceki Sonraki »
Bu Hikaye Hakkında Ne Düşünüyorsunuz?
 
Bu Hikaye İçin Yorum Yapılmadı. İlk Olmak İster misin?
İsminiz
E-Mail
Yorum
Guvenlik Kodu: ea910 lütfen güvenlik kodunu girin.
 
.

Güldürürken Düşündürenler
Ab_i Hayat KÖyÜ
Mavİ Mİlİtan
Kızlıderiliden Perspektif
Tüm Güldürürken Düşündürenler
 
 
Copyright © 2007 WebDostu.com Her Hakkı Saklıdır. Web Dostu | Hikaye Arşivi | Bize Ulaşın
0.0722 saniyede üretildi. //V3.1
eXTReMe Tracker
Dostlarımız:  Şiirler Hikayeler - çanakkale şehitleri - Yeni Kitaplar - Araba Yarışları - Yemek Oyunları

English Kid Stories

Link Değişimleri Başka Bir Sayfada Gösterilmektedir. Sayfaya gitmek için TIKLAYIN